25 Ocak 2015 Pazar

Adalet Akademisi Gözlemleri-1

Fatma Barbarosoğlu’nun bir köşe yazısında aktardığı Türkiye Adalet Akademisi izlenimleri ve asıl olarak hakimlik yaşı hakkındaki yargısı, her nedense çok ses getirdi. Her nedense diyorum, zira ne Barbarosoğlu bunu söyleyen ilk insan, ne de bu konuda çok aykırı bir fikir beyan etmiş durumda. Bizdeki 23 yaşında hakim olabilme imkanının sakatlığına dair, büyük bir kısmı o yaşta hakim-savcı olmuş pek çok deneyimli isimden yakınma duymuşumdur. Bizzat ben de bunu sıklıkla dile getiririm. Akademisyenlerin hakimlik savcılık mesleğine kabulle ilgili ilk eleştirisinin “yaş” olduğunu bilirim. Yakın zamanda Adalet Bakanı da artık genç yaşta hakim‑savcı olmanın yolunu kapattıklarını, belli bir süre avukatlık yapmanın zorunlu olacağını söylemişti. Ancak özellikle genç arkadaşlarımız sosyal medya vasıtasıyla tepki gösterdiler. Ortaya koyulan argümanların düzeyi, Akademi hatıralarımı yazma niyetimi somutlaştırmama neden oldu.
“Hatıralar” dememe bakmayın, sadece bir buçuk yıl ders verdim Akademide. Kaba bir hesapla, toplam bin kadar hakim­-savcı adayıyla karşılaştım. Bir kısmına on altı, bir kısma on iki, bir kısmına ise sekiz saat ders verdim. Sekiz saat ders verdiğim iki grupla, asıl olarak Akademide bulunma nedenim olan Hukuk Metodolojisi dersi haricinde, bir de dört saatlik Hukuk ve Edebiyat dersi kapsamında bir araya geldim. Derslerine girdiğim adayların bir kısmı ağırlıklı olarak yeni mezunlardan, yani gençlerden oluşuyordu. Diğer kısım ise avukatlıktan hakimliğe geçen gruptu. Yaşlarımız yakındı, hatta benden büyükler vardı.
Hukukçu; mahkeme, özellikle de yüksek mahkeme kararlarıyla yetişir. Bu kararlar çoğunlukla “yanlış” kararlardır. Fakültedeki sınavlarda Yargıtay’ın, Danıştay’ın veya Anayasa Mahkemesinin kararlarını eleştirmemiz, hatalarını bulmamız gerekir. Kayda değer bir mesai harcadığım uzmanlık alanım Hukuk Metodolojisi olunca, bu “yanlış” kararlar meselesi benim için çok daha önemli. Zira bütün bir dersi, yanlış kararlar üzerinden anlatmak zorundayım. Neden böyle olduğunu şu anda anlatmama gerek yok ama hayatımın büyük bir kısmını, ismini cismini bilmediğim hakimleri eleştirerek geçiriyorum. Hayatımda iki kez adliye binasına girdiğimi düşünecek olursak, ilginç bir ilişkim var hakimlerle. Bir tür yel değirmeni gibiler benim için: kararlarına karşı savaş açtığım ama görmediğim, konuşmadığım varlıklar. Neyse ki lisansüstü derslerimiz vardı da oraya gelen hakimler sayesinde, Akademi öncesinde “Ama ben hiç hakim görmedim” cümlesini kurmadım.
Akademide karşılaştığım bin kadar aday, Akademi yönetiminde muhatap olduğum birkaç kişi, ders arasında karşılaştığım yüksek yargı mensupları, benim açımdan yepyeni bir dünyayı gözlemleme ve keşfetme imkanı oldu. Öğrenciler dahil bütün erkeklerin askeri bir disiplinle saç sakal tıraşı olduğu, her daim ütülü takım elbiseli ve döpiyesli erkek ve kadınlar, parlak ayakkabılar… On beş yıla yakın süre üniversitede öğrencilerle vakit geçirmiş ve üniversitenin bürokratik havasına çok kısa bir süre bulaştıktan sonra giyim kuşamın, saç ve sakalın sadece estetik bir mesele olduğuna inanarak, biraz da inatla yılda ancak birkaç kere takım elbise giyen, uzun saç ve sakallı veyahut usturaya vurulmuş kafasını aynaya baktığında daha estetik bulan birisi olarak, kendimi elbette yabancı bir ülkeye geziye gitmiş bir turist gibi hissetim. Eksik olmasınlar, Akademi sakinleri de bunu sıklıkla hatırlattılar. İşte yıllardır peşinde olduğu hakimler, bizzat kendileri olmasa bile adayları karşımdaydı ve görülecek küçük bir hesabımız vardı. Sanırım bir anlamda Hukuk Metodolojisi dersini anlatırken işlediğim kararların akıl almaz hatalarının hesabını biraz da onlara sormak istedim. Şaka bir yana, daha doğrusu, “Aman dikkat edin! Bakın böyle karar verdi selefleriniz, muhtemelen siz de vereceksiniz, uyarımı dikkate alın!” demeye çalıştım.
“Bakmayın hatıralar dediğime”, dedim yukarıda, ama “hatıralar” dememi haklı çıkaracak tanıklıklarım var. Sadece benim açımdan yeni bir dünyayı gözlemlemek değil tanıklığım, yaşadığım kanlı canlı olaylar var. Hatırlanmaları, konuşulmaları, tartışılmaları gerekiyor. Yazarken meseleleri gruplandıracağım için az sayıda gibi görünen bu olaylar, adalet yönetiminin geleceği için kaygı duyanlar açısından yol gösterici olabilir.
Olaylara geçmeden, önemli bir noktanın altını çizmeliyim: Aktaracağım anekdotlar, adayların tamamına ilişkin bir resim vermez. Üstelik pek az bir kısmı hemen o anda aleni olarak, bir kısmı ders bitiminde yanıma gelerek, bir kısmı daha sonra sosyal ağlar vasıtasıyla mesaj atarak üzüntülerini, hatta utançlarını dile getirdi. Ancak aktaracağım olaylar istisna da sayılamazlar. Zira söz konusu olaylarda jest ve mimikleriyle, müstehzi tebessümleriyle, bakışlarıyla ve hatta susmalarıyla destek verenler de vardı.
Şimdi geçelim olaylara….
Akademi’de beni en çok zorlayan olay, açık ara Hırant Dink davası oldu. Dink Türklüğe hakaretten mahkum olmuş, Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi sübuta ilişkin bozmama kararı vermiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulu itirazı incelemiş ve o da suçun sabit olduğunu söylemişti. Dava hakkında ayrıntılı incelemeyi Akademi yayınlarından çıkan Hukuk Metodolojisi kitabında yaptım. Bunun dışında kısa bir değerlendirme yazısı da yazmıştım, konuyu bilmeyenlerin önce onu okumasını tavsiye etmeliyim. http://ucnokta.co/tum-yazilar/hukuk/yarginin-zehirli-dili.html

Ermeni misin Ermenici mi?
Dink davasından bahsedeceğimi, ilk saatlerde derse ilişkin açıklama yaparken söylüyordum sınıfa. Sorunu, bir ifadeyi anlamlandırma sorunu olarak teşhis ediyordum. Elbette ayrıntılı anlatım sırasında meselenin çok daha büyük, anlayamama sorunundan öte bir boyutu olduğu ortaya çıkıyordu.
Sanırım ilk dersti ve gençlerden müteşekkil savcı adayları sınıfındaydım. Belirttiğim şekliyle Dink davasına kısa bir atıfta bulundum ve konumuz icabı mantık hatalarına geçtik. Tam olarak hangi bağlamda olduğunu hatırlayamıyorum, ancak muhtemelen önyargılarla ilgili bir şeyler söylerken, bir savcı adayı, oldukça sinirli bir şekilde, “Siz de önyargılısınız” dedi. Neden öyle düşündüğünü sordum. Aldığım cevap şöyleydi: “Ermeni misiniz, Ermenici misiniz bilmiyorum ama geçen ders Dink davasında hakimlerin yanlış karar verdiğini söylediniz. Siz de önyargılarınızla değerlendiriyorsunuz.” Sükunetimi koruyarak, dilim döndüğünce, henüz Dink davasını işlemediğimizi, kendisinin bu konuda bir bilgisinin olup olmadığımı merak ettiğimi, ama asıl olarak davayı inceledikten sonraki görüşlerini merak ettiğimi söyleyerek konuya devam ettim.
Derslerde sivri ve provokatif bir dil kullanırım. Eleştirinin hakkını vermek gerektiğine, dostlar alışverişte görsün hesabı dolaylı ve imalı cümlelerin gerekli etkiyi yaratmayacağına inanırım. Muhtelif kararları eleştirirken, elbette hakaret boyutunda değil ama, saçmaya saçma, komiğe komik demekten geri kalmayan sıfatlar kullandım. Benim Ermeni mi yoksa Ermenici mi olduğumu merak eden savcı adayının, kullandığım sivri dil nedeniyle beni uyardığını, TCK’nın ilgili maddelerini hatırlattığını, sonrasında ise dilimi biraz törpülemek zorunda kaldığımı itiraf etmeliyim. Bir süre ifade vermeye çağrılmayı bekledim, ne yazık ki!

Biz Biliriz Dink’i!
Bir başka sınıfta Dink davasını incelemeye henüz başlamıştık. İlk tartışmayı, Dink’in mahkumiyetine neden olan cümlesi üzerine açarım. Tek başına o cümlenin hangi anlama geldiğini sorarım. Esasında hiçbir anlama gelmez çünkü bağlamından koparılmıştır. Ama tuzak kurarım karşımdakilere. Cümleyi bağlamından kopuk değerlendirmeye direnmelerini beklerim. Genelde tuzağa düşerler ve cümleden anlam çıkarmaya çalışırlar. Eğer yukarıda verdiğim linki takip ettiyseniz, biliyorsunuz: Dink’in cümlesi ilk bakışta Türklerden boşalacak bir kandan bahseder gibidir ve daha da kötüsü bu kan zehirlidir. Adaylarımız sağolsunlar, bu cümleye muhteşem anlamlar verdiler. “Yazar burada bütün Türkler öldürülmeli ve kanları Ermenilerin kanlarıyla değiştirilmeli diyor” diyeni mi ararsınız yoksa “Türkler öldürülmeli ve toprakları ellerinden alınarak Ermenistan’a verilmeli diyor” diyeni mi? Ama benim açımdan Akademi hatıralarımın en karanlığı, bu cümleyi tartışırken ve ben cümlenin grameri nedeniyle söylenen anlamların doğru olamayacağını gösterirken, kendinden oldukça emin bir şekilde el kaldırarak söz isteyen bir adayın sözleri oldu: “Biz Hırant Dink’in kim olduğunu da ne yapmak istediğini de biliyoruz. Bize boşuna bunları anlatmanıza gerek yok. Karar yerinde bir karardır!” Eksik söyledim: Bu sözleri benim için en karanlık hatıra haline getiren, yüz elli kişilik sınıftan on beş kadar adayın alkışlarla bu sözlere destek vermesiydi. Ne kadar utandığımı, ırkçılığı ve ayırımcılığı hakim adayları arasında bu kadar açık bir şekilde ifade etmiş olmalarının ümidimi ne kadar kırdığını kendilerine de söyledim. Ancak o sahneyi zaman zaman ürpererek hatırladığımı söylemeliyim.

Dilbilgisi ve Kanun
Ara başlık bulmakta zorlandım. Mesele şu: Dink kararını incelerken, üzerinde mutlak surette durulması gereken nokta, Dink’in yazdığı o meşhur cümlenin anlamını tespit edebilmek için, eskilerin tabiriyle siyakına ve sibakına bakmak gerektiği, yani öncesine ve sonrasına, yani bağlamına. Dink’in cümlesi bir köşe yazısı içerisinde geçiyordu ve o köşe yazısı da bir yazı dizisinin sadece bir parçasını oluşturuyordu. Bağlamı içerisinde kan Türk’e değil Ermeni’ye aitti, Ermeni kimliğine, özellikle de diasporadaki Ermeni kimliğine karşılık geliyordu ve zehirden kastedilen düşman Türk takıntısıydı. Dolayısıyla cümlenin anlamını vermek için, elbette o yazı dizisini okumak gerekiyordu. Savunma, bilirkişi raporu ve mütalaa bu yönde fikir beyan ettiği halde, ilk derece mahkemesi böyle bir zorunluluğu olmadığını söylemiş ve mahkumiyet kararı vermişti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazında da aynı itiraz dile getirilmiş, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ifadenin bağlamı içinde okunması gerektiğini kabul etmiş, ama nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde yine de mahkumiyet kararı vermişti. Konunun bu noktasında şöyle söylerim öğrencilerime: “Sizlere metodoloji alanında öğretebileceğim mutlak doğruların sayısı çok az. Anlattıklarımın büyük bir kısmı tartışmalı ve istisnaları bulunan konular. Ama kendimden hiçbir şüphe duymadan kesinlikle doğru diyebileceğim bir şey varsa, o da, bir ifadenin anlamını, ancak ve ancak bağlamını dikkate alarak belirleyebileceğinizdir.” Yine söyledim bunu. Genç bir arkadaş söz istedi. Genç olduğunu çok iyi hatırlıyorum çünkü hakimlik için 25 yaşın çok küçük olduğunu söylediğimde, kendisinin 22 yaşında olduğunu söylemişti –erken gitmiş okula, hiçbir aşamada takılmamış ve 23 yaşında hakim olarak atandı. Bu arkadaş, ben, dedi, “kanunları uygulamakla mükellefim. Kanunların söylemediği bir şeyi yapmam gerektiğini söyleyemezsiniz. Kanunların hiçbir yerinde, bir cümleye anlam vermek için bağlamına bakılması gerektiği yazmıyor. Dolayısıyla ben de öyle bir ifadeye anlam vermek için öncesine sonrasına filan bakmak zorunda değilim.” Konuştuğu dilin hiçbir kuralının da kanunlarda yazmadığını söyleyecek oldum, dilin dönmedi, nutkum tutuldu, bir şeyler söyledim ama ikna edebildiğimi sanmıyorum.

İlgi, Merak ve Motivasyon
Fatma Barbarosoğlu’nun hakimlik yaşı ile ilgili söyledikleri çok ses getirdi ama adayların ilgisizliğine dair söyledikleri üzerine yorum yapılmadı. Sosyal ağlarda, “asıl kendisi düşünsün niye dinlenilmediğini, iyi anlatamadı ki dinlenilmemiş” gibi bir yorum gördüm. Benim için de geçerli olabilir elbette bu, ama aynı ilgisizliğe tanıklık ettim.
Sadece ilk dersi anlatayım. Zira daha sonraki derslerde karşılaştığım ilgisizlik örnekleri, doğrudan benden kaynaklanıyor olabilir. Benim anlatış tarzımı veya anlattığım konuyu beğenmemiş olabilirler. Dolayısıyla o örnekler, varsa bir sorun, o soruna ilişkin bir şey söylemiyor olabilir. Ancak ilk derste, sabah 9.30’da konferans salonuna girdiğimde, sınıfın azımsanmayacak bir kısmı uyuyordu. Kimin geleceğini ve ne anlatacağını bilmiyorlardı. Uyumaya gelmişlerdi. Bir kısmı ise, beni gördükleri, dersi anlatacak kişi olduğumu anladıkları halde, kendi aralarında sohbet ediyor, oldukça keyifli bir şekilde cep telefonları ile oyun oynuyorlardı. O grup iki hafta boyunca belki de hiç ders dinlemedi. Ben bir şekilde onları rahatsız edip dersi dinlemeye zorladığımda ise, zaman zaman edep sınırlarını zorlayan müdahalelerde bulundular. Tekrarlayayım: Derslerine girdiğim adayların tümünden bahsetmiyorum. Hatta bazen dersi dinlemek ve konulara devam etmek isteyen adaylar, ders esnasında açıkça arkadaşlarına eleştiri yönelttiler ve onları daha uyumlu olmaya davet ettiler. Ancak azımsanmayacak sayıda adayın bu ilgisizliği ve ilgi göstermek zorunda bırakıldıklarında hırçınlaşmaları, çok da hayra yorulabilecek gibi değil.

Kitap Okumuş Hakim?
Hangi düzeyde ve hangi konuda ders veriyor olursam olayım, konuyu bir şekilde kitap okumaya getiririm. Muhataplarımın kitap okuma alışkanlıklarının düzeyi kadar neler okuduğunu da merak ederim. Ne yazık ki, yıllardır değişmeyen bir durum var: Hukukçular kitap okumuyor. Hukuk öğretiminin hukuk dışında başka hiçbir alanla ilişki kurmaya izin vermemesi gerçeğinin yanında, hukukçular kendiliklerinden ne farklı bilim alanlarını merak ediyor ne de edebiyatla sağlıklı bir ilişki kurabiliyor. Akademide de kitap okumaya ilişkin sorduğum sorulara oldukça ümit kırıcı cevaplar aldım. Haklarını vermeliyim, avukatlıktan gelen adayların bir kısmı, oldukça donanımlıydı. Yıllardır meydanı boş buluyor olmanın rahatlığıyla konuşurken, zaman zaman mahcup ettiler beni…

Fuhşu Kendine Meslek Edinmiş Kadın
Anayasa Mahkemesinin, eski TCK’da yer alan bir maddeye ilişkin verdiği talihsiz bir ret kararı vardır. Fuhşu kendine meslek edinmiş kadının tecavüze uğraması durumunda fail, normalde alacağı cezanın üçte biriyle cezalandırılıyordu. Bu hükmün eşitliğe aykırılığı nedeniyle yapılan anayasaya aykırılık iddiasını AYM reddetmişti. Bu kararı da Hukuk Metodoljisi kitabında ayrıntılı bir şekilde inceledim. Bir de kısa değerlendirme yazısı var, merak edenler bakabilir: http://ucnokta.co/tum-yazilar/hukuk/fahisenin-irzina-gecmek.html
Bu kararın incelenmesiyle ilgili aktarmam gereken iki olay var. İlk olay, genç savcı adaylarının sınıfında meydana geldi. Kararı inceledik ve arkasından toplumda bazı grupların ayırımcılığa uğradığını, yasalar düzeldiğinde bile ayırımcı eylemlerin devam ettiğini, yargı mensuplarının bu konuda dikkatli olması gerektiğini de söyledim. Bir savcı adayı, oldukça heyecanlı ve sinirli bir şekilde, söz almaya bile gerek duymadan yerinden fırladı ve şöyle dedi: “Ben alnının teriyle ekmek parası kazanmak için sabahtan akşama kadar çalışan amele ile bir fahişeyi denk tutamam!” Karşılık olarak neler söylediğimi hatırlamıyorum.
İkinci olay, avukatlıktan hakimliğe geçenlerin sınıfından. Yaşı benden de büyük bir aday, ben daha henüz hangi kararı inceleyeceğimizi yeni söylemişken söz aldı ve şöyle dedi: “Ben bu kararı biliyorum. Anayasa Mahkemesinin verdiği karar çok doğrudur. Ancak daha sonra meclis bu hükmü kaldırdı ve oldukça yanlış bir düzenleme yapıldı. Fahişelerle namuslu kadınların eş tutulması kabul edilemez!”
Bu olayı vesile kılarak eşe tecavüz konusunu da işlerim sınıfta. Tahmin edilebileceği üzere pek çok aday eşe tecavüz diye bir şey olamayacağını, kültürümüzde ve dinimizde böyle bir şey olmadığını, eşlerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerektiğini söyledi. Adayların bir kısmının henüz evlenmediği hatta henüz hiç cinsel ilişkiye girmediğini varsayabiliriz. Ancak itirazı dillendiren büyük bir kısmına medeni hallerini sordum ve evli olduklarını öğrendim.
Evlenen Kadının Soyadı
Evlenen kadının sadece evlenmeden önceki soyadını taşıyabilmesi yılan hikayesine döndü Türk hukukunda. Mahkemelerin verdiği ret kararları, Anayasama Mahkemesinin verdiği anayasaya uygunluk kararı, AİHM’nin verdiği aykırılık kararı, daha sonra ilk derece mahkemelerinin verdiği kabul kararının temyizinde Yargıtay’ın verdiği bozma kararı. Neyse ki en son AYM bireysel başvuruyla meseleyi büyük ölçüde karara bağlamış oldu. Akademide bu meseleyi de inceledik, gerekçeleri tartıştık. Elbette ne olmalı sorusu da geldi gündeme. Adayların ağırlıklı olarak Türk gelenek ve göreneklerine atıf yaptıklarını, ailenin birliğine vurgu yaptıklarını, ailenin toplumun temeli olduğuna ilişkin sarsılmaz bir inanca sahip olduklarını gördüm. Kadın adaylardan cılız birkaç ses çıktı. Ama hiç unutamayacağım yorum, yine bir kadın adaydan geldi: “Eğer ben bir erkeği sevmişsem, hayatımı onunla birleştirmişsem, onun soyadını taşımayı da şeref sayarım!”
Bu vesileyle, AİHM ile ilgili algıya ilişkin de birkaç şey söylemeliyim: Adaylarımızın büyük bir kısmı, AİHM’yi yabancı ve düşman bir kurum olarak görüyor. Yargıtay veya AYM’ye yöneltmedikleri eleştirileri, AİHM kararlarına yöneltiyorlar. Mahkemenin Türk kültürüne yabancı olduğunu, verdiği kararlarda sübjektif olduğunu söylüyorlar. Anayasanın 90. maddesini, AİHM’nin mahkumiyet kararlarının yeniden yargılama nedeni olduğunu hatırlattığımda ise, insan haklarının ebedi değişmez hakikatler olmadığını söylüyorlar. Kim hangi sonucu çıkarır bilemem, ama kolaylıkla yapılabilecek bir tespit bu.

Adalet ve Ahlak
Adaylarla olan diyaloglarımızda beni en çok üzen şey, adalet ve ahlak konusundaki basmakalıp bilgilerdi. Sözgelimi, ahlak nedir sorusuna, adaylarımız toplumun genel ahlakından başka cevap veremediler. Doğru bir yargı kararı nasıl bir karar olmalı soruma, adil olmalı diyen adaylar da dahil olmak üzere, neredeyse hiç kimse adalet hakkında tek bir kitap bile okumamıştı. İşlerinin adalet dağıtmak olduğunu söyleyen hakimlerin adalete ilişkin derli toplu birkaç cümle bile kuramıyor olması üzücü değil mi?

Son Söz
Şimdilik bu kadar “hatıralar”. Zamanla hatırladıklarımı yazar, derler toplarım. Ancak şunu belirtmeliyim: Eğer ortada bir suçlu aranacaksa, onlar hakimler veya adaylar değil. Hakimlerin eksiklikleri ve kusurları, bütün hukukçuların eksikliği ve kusuru. Hakimlerin eksikliği ve kusuru, her şeyden önce hukuk öğretimini programlayanların ve yürütenlerin kusuru. Bu hatıraları, belli bir meslek grubunu küçümsemek veya aşağılamak için yazmadım. Hasbelkader hakim adaylarını gözlemleme fırsatı buldum ve hukuk fakültesinden mezun olmak ne demektir, onu gördüm. Onlarda kendimi de gördüm. Alacağımız çok yol var, tek bildiğim bu.

(Gözlemlerin devamı niteliğindeki ikinci yazı için tıklayınız.)


8 yorum:

  1. Kendi adıma yazıyı okuyunca çok üzüldüm. Hrant'ın yazısından kanın türkün kanı olduğunu çıkaran bir hakim yada savcı düşünemiyorum. O beynin vereceği hiçbir karar sağlıklı olmaz.

    YanıtlaSil
  2. dersinizi dinleyemiyorum ama bu yazı eksikliğini giderdi elinize sağlık hocam

    YanıtlaSil
  3. İlgiyle okudum. Yazılarınızın devamını bekliyorum.

    YanıtlaSil
  4. Bence burada büyük bir mantık hatası var. Özellikle "yaşa takılma" konusunda sıkıntı görüyorum. Sadece burada ki gözlem, tespit ve çözüm konusunda değil genel olarak biz Türkler de var bu. Tespiti yaparken hiç sıkıntı çıkmıyor. Sorunu görmekte üstümüze yok ayrıntısına girmiyorum. Hatta daha fazla uzatmadan söyleyeyim. Olay şu; sorun var evet! sebebi yaş HAYIR! Burada gözlem yaparken gördüğünüz yaş aslında bir yeri gösterirken ki işaret parmağınız. Siz işaret parmağına sorun diyorsunuz. Halbuki sorun şu; o 22,23 yaşındaki gençler yaşa gelene kadar nasıl bir toplumla yaşadı, nasıl bir toplumsal yaklaşımla karşı karşıya kaldı?(örneğin; sonuca odaklı yaklaşım, ezber yaklaşımı) Annesinden babasından ne gördü? Üniversite hocalarına kadar ne gördü bu insan? Yine sorunu kendimizden kaçırıyor, olayı yaşa vuruyoruz. 23 yaşında ki bir insan, özellikle de yeni dönemde bilgi çağında yetişmiş, etkileşim ve paylaşım çağında yetişmiş bir insan kendisini de yetiştirdiyse pek tabi hakimlik yapabilir. Şimdikilerden kötü olmayacağı kesin. Ama nasıl oluyor da göze batacak fazlalıkta "sıkıntılı" arkadaşları gözlemleyebiliyorsunuz, bunu yaşa değil topluma, ailelere, medyaya sormak gerekiyor. Sorusunda ciddi mantık hatası bulduğunuz(anlamsız ön yargı da dahil) genç arkadaşları alın bakalım, söyleyin ona 3 yıl avukatlık yap seni hakim yapacağız. 3 yıl sonra aynı soruları sorun. Alacağınız cevaplardan tatmin olacaklarınızın sayısı çok az olsa da yine de olacaktır. Sonuç; 3 yıl şartı getirerek sadece göze çarpmayı engellemeye çalıştınız. TEBRİKLER!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sayın Ali Aksoylu, ilk olarak yaş meselesini önemsiyorum. Hakimlik ve savcılık için gerekli olgunluğun ve birikimin sağlanması için gerekli olan yaşın belirlenmesi elbette çok kolay değil, ancak mezuniyetin hemen sonrası da çok erken. Bununla birlikte yazıda yaş vurgusu yok. Tartışmanın çıkış noktası olarak işaret ediliyor. Ve esasında yaştan ziyade başka konuları konuşmak gerektiğini söylüyor. Üstelik avukatlıktan geçenlerin de tepkilerini aktarıyorum. Ve son olarak da tam da sizin dediğinizi söylüyorum: "

      Eğer ortada bir suçlu aranacaksa, onlar hakimler veya adaylar değil. Hakimlerin eksiklikleri ve kusurları, bütün hukukçuların eksikliği ve kusuru. Hakimlerin eksikliği ve kusuru, her şeyden önce hukuk öğretimini programlayanların ve yürütenlerin kusuru. Bu hatıraları, belli bir meslek grubunu küçümsemek veya aşağılamak için yazmadım. Hasbelkader hakim adaylarını gözlemleme fırsatı buldum ve hukuk fakültesinden mezun olmak ne demektir, onu gördüm. Onlarda kendimi de gördüm."

      İronik tebriğinizi anlayamadım....

      Sil
    2. Bende diyorum ki bir şeyi tespit etmeyi de bilmiyoruz. Örneğin kitap eleştirisi. Türkiye'de kitap okuyanı da görüyoruz. Zevkine okuyor insanlar. Bir kitabı okuduktan sonra hala aynı kişi oluyorsan ki Türkiye'de bu durum böyle, ne anlamı var hiç okumasaydın daha iyiydi. Bundan dolayı sorun daha derinlerde diyorum ben. Açıkçası eleştirdiğim hususta bu yöntem ve yeteri kadar derine inememe yüzeysel kalma bunun sonucunda da çözüm üretemeden tespitler yapmaktır. Yazınızın %2 sini kapsayan sonuç bölümünü görüp "bak burada yakalamış" diyip kesip atamam. %2 lik kısmı buna ayırmak gülünç olmakla birlikte üzücü de. Tespit çözümü bulmak için yapılır. Bulduğunuz tek çözüm yaş. Tebrik ise elbette ki çözümünüz için. İroni ise bir çeşit büyülü bilge bir kavramdır. Cevabı bulmak isteyen ve bulmasını bilenlere bir cevaptır, yol gösterici, rehberdir, cevabı bulmak istemeyenlere ise sadece bir handan ibarettir.

      Sil
  5. Ayrıca avukatlık zor iştir. Donanım gerekir, çok yönlü olmak gerekir, iletişim gerekir, gerekir de gerekir. Siz mezun olmuş birisine 3 yıl zorunluluğu getirdiğiniz zaman, zaten yetenekli olanlar, kendini geliştirenler o 3 yılın sonunda hakimliğe bakmazlar. 3 yılın sonunda hakim olmaya çalışacaklara gelince, kendini geliştiremeyen, değişime ayak uyduramayan vb. olumsuzluklarla karşılaşmış olanlar olacaktır. Bunlar hiç düşünülmüyor.

    YanıtlaSil
  6. Blogunuzun dün yayınlanan meslek öncesi eğitim yönetmeliğiyle bu kadar geç farkına varmak üzücü oldu benim için. Bir hukuk öğrencisi olarak "sonrasında neler oluyor" konusunu yaşanmış hadiseler şeklinde okumak oldukça hoş ve bir nebze de olsa merak giderici oldu. Mazur görün beni, ancak benim de söyleyeceklerim var: özellikle durulması gereken noktanın "hukuk eğitimi" ve "kitap okumak" olduğunu söyleyebilirim. Hatıralarınızda adayların dünyadan tamamıyla izole bir yaşam sürdükleri öncelikle göze çarpmakta. aslında toplum olarak ancak bulunduğumuz coğrafya kadar dünyaya uyum sağlayabiliyoruz. Hal böyle olunca ortaya koyduğumuz her türlü tepki dahil olmak üzere hukuk eğitimi de buna gore şekilleniyor. diğer taraftan her geçen gün artan nüfus ve orantılı olarak yükselen talep de eğitimi niteliksizlestirmekte. Hatıralarınızı yazmaya devam etmenizi dört gözle bekliyorum.

    YanıtlaSil