16 Ağustos 2018 Perşembe

Ortak Kitaplarımız Var Mı?

Biraz önce Twitter’da tesadüf ettim Ozan Barselonevi’nin (@terraincognitae) tivitine, Besim Dellaloğlu’ndan aktarıyor: “Ahmet Hamdi Tanpınar ‘’Nesillerin üst üste okuduğu beş kitap yoktur Türkiye’de’’ diyor, “Bunu daha yatay söylersek, Türkiye’de değişik kesimlerin okuduğu ortak beş kitap yoktur.”

Tam da bu “beş kitap” üzerine, çok yerde anlattığım fakat bir türlü yazmadığım bir anım var. Vesile oldu, yazayım dedim.

Yedi-sekiz yıl önce olmalı, Kamu Hukuku Yüksek Lisans Programı’nda ya Seminer yahut da Hukukta Yöntem Sorunları dersini işliyoruz. Beş öğrenci var derste. O gün, hermenötik üzerine konuşuyoruz. Hermenötik daire, önbiliş vs derken laf lafı açıyor, her birimizin aynı metni okuduğu halde zorunlu olarak farklı şeyler anlayacağını, çünkü kitaba farklı arkaplanlarla ve önbilişle yaklaşacağımızı söylerken aklıma geliyor ve soruyorum: “Acaba hepimizin okuduğu kaç Türk edebiyatı metni vardır?”

O an için altı kişilik bir grubuz. Hepimiz aynı ülkede doğmuş, aynı ana dili konuşan, aynı dilde eğitim almış, benzer eğitim süreçlerinden geçmiş ve ortalama hukukçulardan fazla kitap okuyan insanlarız. Soruyu sorarken elbette uzun bir liste çıkmayacağının farkındaydım fakat çıkan sonucu da beklemiyordum. Her birimiz sırayla, okuduğumuz kitaplardan, diğerlerinin mutlaka okumuş olduğunu düşündüklerimizi sıralamaya başlıyoruz. Peyami Safa, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Falih Rıfkı, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri gibi resmi kanona ait yazarlarla başlayıp Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal derken Orhan Pamuk, Elif Şafak, İnci Aral, Mina Urgan, Ahmet Ümit’lere kadar ulaşmış olmalıyız. Kitaplar sırayla söyleniyor, her kitapta diğerleri kitabı okuyup okumadığını söylüyor ama hiçbir kitapta ittifak edemiyoruz. Altı kişiden beşinin ortaklaşa okuduğu birkaç kitap çıktıysa da, altıyı tutturamıyoruz bir türlü, hatta çoğu kitap iki veya üçte kalıyor. Belki, diyoruz, dünya edebiyatından buluruz böyle bir kitap. Hukukçu olmamız hasebiyle ilk önce Dava ile Suç ve Ceza zikrediliyor, sonra meşhur kitaplar sıralanıyor ama, nafile, bir türlü altıya ulaşamıyor, dörde beşe ise nadiren ulaşılıyor. Nihayetinde pes ediyoruz. Listeyi tutmak için elime aldığım kalem kağıdı bir kenara bırakıyorum. Benzer arka planlara sahip altı insanın, üstelik okumayı seven altı hukukçunun, tek bir kitabı bile ortaklaşa okumadığı ortaya çıkıyor.

Şaşırtıcı ama düşündürücü bir sonuçtu. Hermenötik bahsi için elimde muhteşem bir kanıt bulunmasına sevindim mi, hatırlamıyorum ama konuşmamız, ‘acaba aynı kültüre ait olduğumuzu söyleyebilir miyiz?’ sorusunun cevabının tartışılmasına dönmüştü. Ancak şurası kesin: Tanpınar da Dellaloğlu da oldukça iyimser iddialarda bulunmuşlar. Bırakın farklı nesillerin ortakalaşa okuduğu beş kitabı, bırakın farklı kesimlerin ortaklaşa okuduğu beş kitabı, aynı kesimden insanların ortaklaşa okuduğu tek bir kitap bile yok.

Ders verdiğim dönemde, her derste en az iki roman okutmaya karar vermemde dostum Gökhan Yavuz Demir’in telkinleri kadar, bu deneyim de rol oynamış olmalı zira dönem bitip de öğrencilerin büyük kısmının aynı kitabı okuduğunu gördüğümde, artık belli bir ölçüde ortak bir kültüre sahip olduklarını bilmekten ve bu ortak kültürün oluşmasına katkı sağlamış olmaktan dolayı mutluluk duydum hep.

Ortak kitaplarımız yoksa ortak dertlerimiz, ortak kültürümüz, ortak hedeflerimiz olabilir mi? Bugünlerin moda tabiriyle, ortak kitapları olmayanların gemisi aynı olabilir mi?

‘Ortak’lık meselesini abartma yanlısı değilimdir esasında. Benzerliklerden ziyade farklılıkları, ortaklıklardan ziyade ayrılıkları, kültürel hegemonyadan ziyade kültürel başkaldırıya meyyalim. Ama işbirliği olmaksızın iş görülemiyorsa, işbirliğini sağlayacak müşterek muhayyilenin oluşması için müşterek metinlere ihtiyaç varsa, kültürel hegemonyaya başkaldıracak kültürel altgruplar lazımsa, ortaklıkları bozacak ayrılıklar için bile müşterek metinler gerekliyse, diye düşünüyorum, şimdiki sorun bireyi ezip yok edecek bir kültürün varlığı değil, iletişimi mümkün kılacak bir kültürsüzlüktür.


5 Haziran 2018 Salı

Hukuk İngilizcesi Peşine Düşmüş Olanlar İçin Tavsiyeler

Hukukçular arasında son zamanların gözde konularından biri, “Hukuk İngilizcesi”. Konunun gittikçe daha cazip hâle gelmesinin nedeni hiç şüphesiz artan öğrenci sayısı, dolayısıyla daralan ‘piyasa’. Bunun yanında akademik kaygı duyan öğrenciler, ‘daha çok para getiren’ uluslararası bağlantılar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi başvurularındaki artış da diğer etkenler. Ne var ki ‘Hukuk İngilizcesi’ aynı zamanda bir sorun gibi de algılanıyor. Bu algının temelinde ise hukuk öğrencisinin yabancı dile olan mesafesi yatıyor.

Hukuk öğrencisi yabancı dile mesafeli çünkü hâkim, savcı, avukat olabilmek için yabancı dil bilmenin gerekli olmadığı yönünde bir kanaat var. Evet böyle bir gereklilik gerçekten de yok, ama yukarıda saydığım etkenler nedeniyle bu kanaat artık bir kenara bırakılmalı. Ne var ki çoğu hukuk fakültesinin yabancı dil eğitimi vermiyor oluşu, bu kanaati destekler nitelikte. Bir de ailelerin maddi imkansızlıklar (veya hayatın ve dünyanın gidişatın bihaber olması) nedeniyle çocuklarının en kısa sürede okulu bitirerek ‘hayata atılması’nı istemesi söz konusu. Hukuk fakültelerinin görece ağır ders programları da eklenince, eğer fakülte yabancı dille eğitim veren az sayıdaki kurumdan biri değilse, üst düzey yabancı dil yeterliliği ile fakülteye gelen öğrenci dört yıl içinde yabancı dili unutuyor, yabancı dil yeterliliği olmayan öğrenci ise fakülteden geldiğinden bir adım ileri gidememiş şekilde mezun oluyor. Meraklı, istekli, hırslı öğrenciler ise, çoğunca fakültenin son yılında bir yandan okulu bitirmeye çalışırken diğer yandan yabancı dillerini, daha doğrusu İngilizce düzeylerini dert edinmeye başlıyor.
Tabii mesele sadece İngilizce bilgisi değil çünkü hukukçular haklı olarak mesleki anlamda kullanabilecekleri bir yabancı dil bilgisine ihtiyaç duyuyor. Bu durumda genel İngilizce düzeylerini bir ölçüde yükseltmiş bile olsalar, ‘Hukuk İngilizcesi’ öğrenme ihtiyacı hissediyorlar.

Bu ülkede, ‘Yabancı dil nasıl öğrenilir?’ sorusunun cevabı, ‘Kursa giderek.’tir. En nihayetinde okullarda da verilen eğitime benzer şekilde gramer, kelime bilgisi vs dersleriyle öğrenciler yabancı bir dili okuma, anlama, yazma ve konuşma yeteneği kazanmaya çalışır. Halbuki şunu artık görmüş ve anlamış olmamız lazım: En azından Türkiye’de bu tarz öğretimle sonuç elde edemiyoruz. Yabancı dil öğreniminde elde edilen sonucun bunun için ayrılan kaynaklara nispetle çok başarısız olduğunu hepimiz biliyoruz. Genel itibariyle yabancı dil/İngilizce öğretme/öğrenme metotlarında sorunlarımız var. Üzerine şimdi bir de Hukuk İngilizcesi konuşmak durumundayız.
İngilizce dil yeterliliğini hukuk alanında da geliştirmek isteyen öğrenciler, elbette ilk önce ‘kurs’ arayışına giriyor. Ne var ki Hukuk İngilizcesi konusunda da genel itibariyle İngilizceyi öğrenemiyor olmamızdan ders çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Temel İngilizce aşamasını hallettikten sonra her ikisinde de kurslara, derslere çok da ihtiyacımız olmadığını, en fazla çalışma stratejileri, planları, malzemeleri için rehberlik talep edebileceğimizi, hatta yeterince istekli ve azimli olunduğu takdirde, tek başına bu yükün altından kolaylıkla kalkılabileceğini düşünüyorum.

Peki ne yapmalı, nasıl yapmalı? İşte size birkaç tavsiye:

1. Anadilinizi neden ve nasıl öğrendiniz? ‘Neden?’ sorusu tuhaf gelmiş olabilir. ‘Bunun bir nedeni yok, hepimiz öğreniriz işte’ diye düşünüyorsunuz belki ama öyle değil. Dili öğreniyoruz çünkü ihtiyacımız var. Dili öğreniyoruz çünkü çıkarımız var. Dili öğreniyoruz çünkü haz alıyoruz. Kelime bilgimiz de gramer bilgimiz de hayatımızı nasıl geçirdiğimize, nelerle ilgilendiğimize, neler yaptığımızla, neler yapmamız gerektiğiyle, neler yaparak mutlu olduğumuzla, neler yapmak zorunda olduğumuzla ilgilidir. Anadilimizi öğrenmeye başlamamız tümüyle çıkarlarımızla ilgilidir. Beslenme, acıdan kaçma ve ilgi görme gibi en temel ihtiyaçlarımızı karşılamanın yolu, etrafımızdaki yetişkinlerin dilini öğrenmektir. Bu yüzden bir dili öğrenmek için o dilin konuşulduğu bir ülkeye gitmek gerektiği söylenir, büyük oranda da doğrudur. Etrafınızda sizi anlamayan insanlar bulunduğu takdirde ihtiyaçlarınızı gideremezsiniz. Onların konuştuğu dili öğrenmeye mecbur kalırsınız. Öyleyse Hukuk İngilizcesi dediğimiz şey de sizin için bir mecburiyet taşıyacak hâle gelmiş olmalı. Hukuk alanındaki İngilizce yeterliğinizi artırmaktan ciddi bir haz duymayacaksanız öğrendiğiniz her şey geçici olacaktır. Yani sorumuz şu: Hukuk İngilizcesi öğrenmeyi ne kadar istiyorsunuz? Öğrenmek tümüyle sizin azminize kalmış bir mesele çünkü sizi zorlayacak not, aile baskısı, rekabet vs gibi etkenler çok zayıf.

2. Dili ihtiyacımız olduğu için öğreniyoruz ama aynı zamanda dile maruz kaldığımız için de öğreniyoruz. Bu ‘maruz kalma’ durumunun bir kısmı çocukluğumuzda pasif konumda olduğumuz zaman söz konusu olur. Etrafımızda birileri sürekli konuşur, onları sürekli dinlemek zorunda kalırız. Hatta dinlemeye, konuşmaya zorlanırız. Bu durum okul ve dahil olduğumuz sosyal çevrelerde de devam eder. Ya da işimiz gereği dile maruz kalırız. Yahut da zevk aldığımız faaliyetlere katıldığımız için maruz kalırız dile; kitaptan, şiirden, sinemadan haz alırız mesela ve dile maruz kalırız. Dile ne kadar maruz kalırsak, o kadar çok, o kadar hızlı öğreniriz dili. Yabancı dil öğreniminde yurt dışına gitmenin faydası burada da ortaya çıkar. Dile maruz kalmaktan kurtulamazsınız. Eğer yurt dışına gidemiyorsanız, kendinizi zorla dile maruz bırakmalısınız. Ezberlemek de bununla ilgilidir. Maruz kalamıyorsanız, defalarca tekrar edersiniz. Bir kelimeyi, kalıbı, kullanımı hakkıyla öğrenmek için defalarca tekrar etmeniz gerekir. Öyleyse Hukuk İngilizcesi öğrenirken unutmamanız gereken şey, okuduğunuz metinleri dönüp tekrar tekrar okuma gerekliliğidir.

3. İnsan kullanmadığı takdirde anadilindeki pek çok kelime ve kuralı dahi unutabilir. Dolayısıyla ne İngilizceyi ne de Hukuk İngilizcesini kolayca ve kısa sürede öğrenebileceğinizi düşünebilirsiniz. Öğrenmek istediğiniz dile veya Hukuk İngilizcesine sürekli maruz kalmalısınız. İki ay çalışıp üç ay ara vererek yabancı dil öğrenilmez.

4. Dil öğrenmek kültür öğrenmektir. Kelimelerin anlamlarına daha iyi vakıf olabilmek, en iyi kullanımı kavrayabilmek için öğrendiğiniz dilin kültürünü de öğrenmek zorundasınız. Kimi zaman, hatta çoğu zaman, Türkçe kültür üzerine giydirilmiş bir yabancı dil eğitimi, ne dili anlamayı ne de kalıcı bir öğrenmeyi mümkün kılıyor. Öğrendiniz dilin kültürünü öğrenmek adına zamandan kazanmak için anadilinizi de kullanabilirsiniz. Mesele genel İngilizce ise, İngiliz ve Amerikan edebiyatından öyküler, romanlar; tarih kitapları okuyabilir; müzik dinleyebilir; dizi veya film izleyebilirsiniz. Elinizden geldiğince İngilizce kaynaklarla çalışırsanız, daha hızlı mesafe kat edeceğiniz muhakkak. Hukuk İngilizcesi için de aynı şey söz konusu: Hukuk İngilizcesi, Amerikan veya İngiliz hukuk kültürüne vakıf olmayı da gerektiriyor. Üç beş kelime öğrenerek Hukuk İngilizcenizi ilerletemezsiniz. Ülkenin siyasi yapısını, tarihini, kültüre ilişkin temel unsurları biliyor olmalısınız. Daha doğrusu, Hukuk İngilizcesi öğrenme maceranızın içine bu konuları da eklemelisiniz.

5. Diller dünyayı farklı şekillerde isimlendirir ve sınıflandırır. İki doğal dil arasında birebir eşleşme bulunmaz. Nesneler söz konusu olduğunda bir ölçüye kadar benzerlik söz konusu olabilir ama her hâlükârda nesneler, olaylar ve eylemler farklı dillerde farklı şekilde isimlendirilebilir. Kültürler içinde inşa edilen kurumlar söz konusu olduğunda farklılıklar artar. İki farklı kültürün kurumları dışarıdan bakıldıklarında özdeş gibi görünseler de, iç işleyişlerinde büyük farklılık gösterirler. Aynı kaynaktan gelen dinleri düşünün. Farklı kültürel süreçlere tabi olmaları nedeniyle Hıristiyanlıktaki ve İslam’daki kavramlar birebir aynı değildir. Hukuk söz konusu olduğunda da aynı şey geçerlidir. Ayrıntılara inildikçe, Türk hukukunda kullanılan bazı kavramların birebir karşılığını İngilizcede bulamayacağınızı anlarsınız, aynı şekilde, İngilizcede gördüğünüz bazı hukuk kavramlarının da Türkçede birebir karşılığı yoktur çünkü tarihiyle, sistemiyle, pratiğiyle ortada birbirinden oldukça farklı iki hukuk kültürü vardır. Öyleyse Türkçe düşünüp İngilizce konuşmak nasıl saçma sonuçlara yol açabiliyorsa (‘chicken translate’ veya ‘milk port’) Türk hukukunu düşünüp Hukuk İngilizcesinde mesafe kat etmeyi beklemek de o kadar anlamsızdır.

6. Bununla birlikte Hukuk İngilizcesi öğrenirken ‘temel hukuk bilgisi’ne sahip olmanın önemli olduğunu da unutmayın. Anadilinizde öğrendiğiniz, hukuk öğretimi sırasında edindiğiniz pek çok şey Hukuk İngilizcesi çalışırken size yardımcı olacak. Sadece hukukta değil, başka alanlarda çalışmak istediğinizde de aynı durumla karşılaşacaksınız. Kısa bir anı: Hukuk fakültesinden mezun olup hukuk felsefesi ve sosyolojisi anabilim dalına asistan olarak atandığımda ilk karşılaştığım hocam elime Semiotics and Legal Theory isimli bir kitap tutuşturmuş ve okumamı istemişti. O kitabı okuma macerası altı yol sonra yazımını bitireceğim doktora teziyle sonuçlanacaktı ama kitabı elime ilk aldığımda neredeyse hiçbir şey anlamamıştım. İlk önce sorunun genel İngilizce bilgimde olduğunu düşündüm. Kısa sürede şunu anladım: Asıl sorun, konuyu bilmememde idi. Ben de oturdum Türkçe kaynaklardan dilbilim ve göstergebilim çalıştım. Konuyu öğrendikten sonra İngilizce metin okuma sorunum büyük ölçüde çözülmüştü. Geriye sadece kelime öğrenmek kalmıştı. Unutmayın: Bir disiplinin terminolojisini öğrenmek sadece kelimeleri ezberlemek anlamına gelmez, bilakis, konuyu öğrenmek anlamına gelir. Genel itibariyle hukuk bilgisine sahip olmanız, genel itibariyle hukuk bilgisine sahip olmayan bir kişiye oranla daha hızlı ve kolay Hukuk İngilizcesi öğrenmenize yarayacaktır. Ancak bir önceki bir maddede anlattığım hususu da aklınızdan çıkarmayın: Türk hukuk sistemini biliyor olmanız, kimi zaman Hukuk İngilizcesini anlamakta zorlanmanıza neden olabilir. Yeri geldiğinde hukuk bilginizi sıfırlamayı bilmelisiniz.

7. İyi güzel de, diyeceksiniz belki, nereden başlamalıyız? İnternetin icadıyla yabancı dil öğrenimi konusunda kaynak sıkıntısı çekme derdi bitmiş durumda. İnternette ilginize, hedeflerinize, düzeyinize göre sayısız kaynak var. Kendi durumunuzu en iyi siz bileceğinizden, kendinize uygun kaynakları da kendiniz bulmalısınız. Bunun için harcayacağınız vaktin çok öğretici olacağını da kesinlikle unutmayın ve bunu vakit israfı gibi görmeyin. Ama kaynaklara ulaşırken de kendinizi aptal görme hatasına düşmeyin. Dil öğretimi kitapları, muhataplarını aptal gibi görür. O dile yeni başladığınızda sanki hiç muhakeme gücünüz yokmuş gibi davranır kitaplar size. Siz, hakiki olanı talep etmelisiniz. Şöyle anlatayım: Okullarda ve kurslarda öğretilen İngilizcenin işe yaramamasının nedeni, bir noktadan sonra, hakiki olmayan bir dille yazılmış olmalarıdır. Okuduğunuz metinler, diyaloglar çoğunca gerçek hayatta karşılaşmayacağınız kalıplara, kullanımlara yer verir. Çünkü siz öğrencisinizdir ve bu metinler dili sizin için basitleştirmeye çalışır. Siz o basitleştirilmiş metni okursunuz, dili o şekilde öğrenirsiniz, ama gerçek bir kitap aldığınızda o metni anlayamazsınız. Çünkü size hiç gerçek metin okutulmamıştır. Halbuki anadilinizi, ‘okul saçmalıkları’ başlayana dek çoğunca ‘hakiki’ metinlerle öğrenirsiniz. Metinler, yani masallar, şiirler, tekerlemeler, bilmeceler; etrafınızdaki yetişkinlerin konuşmaları; televizyondan şahit olduğunuz diyaloglar hep hakikidir. İyi edebiyat metinleri okuyanların anadillerini daha iyi, daha kolay, daha hızlı öğrendiğini biliniz. O hakiki metinler içinde elbette bilmediğiniz şeyler vardır; kimi zaman sorarak, kimi zaman kendi muhakeme gücünüzü kullanarak, kimi zaman doğru kimi zaman yanlış şekilde anlarsınız, yanlış anladıysanız gün gelir doğrusunu öğrenirsiniz. Ama karşılaştığınız metinler hep hakikidir. Hep Cin Ali kitapları okuyarak Ömer Seyfettin anlayamayız değil mi? İkinci dil öğrenirken, en temel gramer kurallarından sonra artık Cin Ali tarzı kitaplara ihtiyacımız yok. Anadilini öğrenmiş, muhakeme gücüne sahip bir yetişkin, yabancı dildeki hakiki metinlerle savaşmalı. Dolayısıyla tavsiyem, ‘Legal English’ başlıklı kitaplardan, hele de anadili İngilizce olmayanların yazdıklarından uzak durmanız. (Ben bir kitap yazmaya başladım, o hariç elbette 😊) Anadili İngilizce olanlar tarafından anadili İngilizce olanlar için yazılmış farklı seviyelerde onlarca kitabı, makaleyi internette biraz dolaşarak bulabilirsiniz.

8. Kaynaklar konusunda ‘video’lara değinerek tavsiyeleri bitirmiş olayım.  Yine internetin icadıyla, Amerika, İngiltere veya Avustralya'daki hukuk öğrencilerine veya sıradan vatandaşlara hukuk anlatan pek çok kanal veya video bulabilirsiniz YouTube’da. Artık İngilizce otomatik alt yazı seçeneği de var. Anlayıp anlamadığınız önemli değil, vakit buldukça izleyin. Anlamaya çalışın. Tekrar tekrar dinleyin. Not çıkarın. Bir videoyu eksiksiz anlayıncaya kadar uğraşın. Dinlemek önemli çünkü öğrenmeyi pekiştirmek için farklı kanalları harekete geçirmeniz gerekiyor.

9. Son bir not: Hevesli, meraklı pek çok hukukçuda ‘ben yapamam’ korkusunu gördüm. Anadilini öğrenebilmiş birisinin bir başka dil öğrenmesinin önünde kendi korkusundan başka hiçbir engel yoktur. Anadilinizi öğrendiyseniz, hatta çok okumayı ve ezberlemeyi gerektiren hukuk gibi bir alanda eğitim alıyorsanız, yeni bir dili, o dilin hukuk altdilini de pekâlâ öğrenebilirsiniz. Kendinize haksızlık etmeyin.

Kolay gelsin.

4 Haziran 2018 Pazartesi

2018 Liselere Geçiş Sınavının Yarattığı Hayal Kırıklığı

(Aşağıdaki satırları Twitter'da paylaştım. Burada da dursun, belki buradan okumak, paylaşmak isteyen olur diye bloga ekliyorum. Twitter'daki versiyonda küçük düzeltmeler yaptım, birkaç cümle ekledim.)


Resmi bir kısaltması olmasa da gündelik dilde LGS olarak anılan sınav dün yapıldı.
Sınava kızım da girdiği için süreci yakından takip ettim.
Birkaç kelam etmek isterim.

2017-2018 öğretim yılı başladığında, sekizinci sınıf öğrencileri TEOG sınavına gireceklerini düşünüyordu. MEB TEOG kazanımlarını, yani hangi konulardan soru çıkacağını açıklamış, öğrenciler çalışmaya başlamıştı.

Hatta öğrencilerin pek çoğu bir yıldır zaten TEOG sistemine göre şu veya bu şekilde çalışmaya başlamıştı. Ancak birden sayın CB’nin bir açıklaması gündeme düştü: TEOG kötü bir sistemdi ve değişecekti.

İlk önce ‘bu yıl, süreç başlamışken değişmez herhalde’ diye tepki verdi herkes ama birkaç gün içinde MEB bu sene TEOG’un yapılmayacağını ilan etti. Yerine gelecek sistem ise, kaba hatlarıyla ‘adrese dayalı’ olacaktı, CB’nin dile getirdiği gibi.

Yeni sistemin açıklanması aylar sürdü. Sınav olacak mı, yerleştirme nasıl yapılacak, sınav kapsamı nasıl olacak? Bunlar bilinmeden aylar geçti. Çocukların motivasyonu düştü, belirsizlik psikolojilerini bozdu.

Sonra en azından, mevcut öğrencilerin %10’unun yerleştirileceği bir sınav açıklandı. Geri kalan öğrenciler için yerleştirme belirsizliğini koruyor.

Sınav açıklandıktan bir süre sonra örnek sorular da açıklandı. Anlaşıldığı kadarıyla sorular ‘muhakeme’ye dayalı olacaktı. Ancak elde birkaç örnek sorudan başka veri yoktu. Sınav kapsamı belirsizliğini korudu.

Sınava yaklaşık bir ay kala, sınavın ALES tarzında olacağı duyumları alındı. Öğrenciler ALES kitapları satın aldı. Oradan çalışmaya başladı. Okulda görmedikleri tarzdaki sorulara, son bir ayda çalışma imkânı buldular.

Bu imkanı bulanlar elbette, ‘şanslı’ çocuklardı. Özel okula gidenler, kurslara gidenler, özel ders alanlar. Bunun dışındakiler girmeyi düşündükleri sınava hâlâ çok mesafeliydi.

Bu arada MEB ikiye bir sınavın zor olacağını, herkesin başarılı olamayacağını açıklıyordu. İlk başta da zaten çok az öğrencinin sınava gireceğini beklediklerini söylemişlerdi. Ama öğrencilerin yüzde 90’ı sınava başvurdu.

Hatta sınavdan bir hafta önce, sınava zamanında başvuramayanlar için ek başvuru hakkı tanındı. Halbuki öğrencilerin hangi salonlarda sınava gireceği bile belirlenmişti bu arada. Bu mesele kafamda hâlâ ciddi bir soru işareti olarak duruyor.

Hangi okulların sınavla öğrence alacağı uzun süre belli olmadı. Belli olduğunda ise büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Zira ‘nitelikli’ denen okulların kayda değer kısmı İmam-Hatip, teknik lise ve kız lisesi idi.

Yıllardır kendi kurumsal kültürünü oluşturmuş gözde okulların çoğu listede bulunmuyordu. Bunun bir anlamı, elbette, bu okulların gelecek yıllardaki kalitesinin düşmesi anlamına geliyor.

Sınav sözel ve sayısal iki kısımdan oluşuyor. Sınav kapsamına dahil edilen dersler, soru sayıları ve kat sayıları, hepsi tartışmaya açık.

Misal: Din Kültürü soru sayısı ve katsayısı tarih ile aynı. Bunu anlayamadım bir türlü. Ama işte, bütün itirazlara rağmen, mesele oldubittiye getirildi.

Sınav ilk başta tek oturumda yapılacaktı. İtirazlar sonucu 13-14 yaşında çocukların uzun sınava dayanamayacağı söylenince sınav iki oturuma ayırıldı.

İtiraz gelmese idi bu çocuklar saatlerce ciddi bir sınava tabi tutulmuş olacaktı. İşin doğrusu, kerhen yapılan bir sınav için çocuklar cezalandırılmak isteniyor gibiydi.

Her neyse, dün sınav yapıldı. İlk oturumdaki sözel kısım beklenenden kolaydı. Çıkan çocukların çoğunun yüzü gülüyordu. Sınava sıkı çalışmış olanlar ise boşuna çalıştıklarını söyledi. İkinci oturum için umutlandılar.

Ancak ikinci oturum tam bir faciaydı. İlk çıkan öğrenciden itibaren hepsinin yüzü asık ve ağlamaklıydı. Kısa süre içinde her tarafta ağlama ve teselli sesleri duyulmaya başlandı.

Diğer facia ise, çocuklar soruları kontrol ettiğinde ortaya çıktı. Pek çoğunun özellikle matematikten çok sayıda yanlışı vardı.

Son bir yılını tümüyle sınava çalışmaya ayıran, on binlerce soru çözen, özel okul, özel ders vs imkanlarına sahip olan şanslı çocuklar bile yıkılmıştı.

Özellikle matematik soruları, ALES türü sorular arasında bile zor kabul edilmesi gereken sorulardı. Mesele bilgi veya muhakeme de değil, konstantrasyon ve hızlı okuma becerileri de gerekiyordu. Üstelik tuzak noktalar da vardı.

Sınav ilk açıklanırken, ‘muhakeme’ yönüne dikkat çekilmişti. MEB sözcüleri havalı bir şekilde ‘bilgi değil muhakeme’ diyorlardı. Ama sorun şuydu: Bu öğrencilere bu tarz bir eğitim verilmemişti.

Muhakeme gücünü geliştirmesi için hiçbir şey yapmadığınız öğrencilere muhakeme gücünü ölçen sınav yaparak büyük iş yapmış olmuyorsunuz, olmadınız. Sadece çocukların özgüvenini kırdınız.

Üstelik bu çocuklar arasından yine ‘şanslı’ olanlar başarılı olabilecek. Ha bir de yarış atı filan; yıl boyunca çocuklar yine yarış atı gibiydi. Yine kurslara tonla para döküldü. Değişen bir şey yoktu yani.

Üstelik sınavda ölçücü nitelikte olan sadece Matematik alanıydı. Sözel alanda başarılı olan öğrenciler arasında sıralama yapacak nitelikte bir sınav yapılmadı.

Sınav sonrasında çocuklar aileleriyle birlikte özel okulların yolunu tuttu. Muhtemelen bu sınavdan sonra yüzde onluk dilime giremeyeceğini düşünenler, nitelikli eğitim fırsatını kaçırmak istemiyor.

Bu öğretim yılı için özel okul payı toplamda %8 civarındaydı. Gelecek sene takip edin, lise bir bazında oran çok daha fazla olacak. Zaten son bir yılda sadece benim ikamet ettiğim şehirde bile bir sürü özel okul açıldı. Lise kısmı olmayan özel okullar, lise açtı.

Peki neden özel okul? Çünkü adrese dayalı yerleştirmenin nasıl yapılacağı bilinmiyor ve devlet okullarına güven en alt düzeyde. Borç harç çocuğunu özel okulda okutabilecek herkes devlet okullarından kaçıyor.

Ama özel okullar tutumu bir yıldır gittikçe artan şekilde daha pazarlığa ve bursa kapalı olma yönünde. Çünkü talep çok. Özel okullar, karnı tok esnaf konumunda.

Bunun sonucu, devlet okullarının kalitesinin daha da düşmesi elbette. Belki de yapılmak istenen budur: Eğitimi dolaylı yoldan özelleştirme hamlesidir bu sistem.

Kendi kızımın ve arkadaşlarının dünkü sınavdan sonra yaşadığı hayal kırıklığını, o çocukların normalde hangi potansiyellere sahip olduğunu az buçuk bilen birisi olan hazmedemiyorum.

Özetle, TEOG sistemi kötüydü ama bu sınav çok daha kötü oldu. Çocuklarımızı da geleceğimizi de elbirliğiyle bitiriyoruz. Ve biz yetişkinler, yaşananlardan doğrudan mesulüz.

Sınav sonrası ortalık karışınca MEB sınav sonuçlarının açıklanma tarihini erteledi. Daha önce tarih 22 Haziran, yani seçimden hemen önce idi. Fakat sınavdan sonra, hiçbir gerekçe sunma gereği duymadan, 26 Haziran dendi.

Şu da unutulmasın: Sınavda başarılı olan öğrencilerin de, adrese dayalı kayıt yaptıracak öğrencilerin de nasıl belirleneceği gizemini koruyor.

Hangi ölçütlerle kim nereye nasıl yerleşecek bilinmiyor. Asıl kaos ve hayal kırıklığı yerleştirme sürecinde yaşanacak. Geldiğimiz nokta budur.

12 Eylül 2017 Salı

Youtube'da Hukuk Başlangıcı Dersleri

1 Eylül 2016’dan, hatta açığa alındığım tarih olan 25 Temmuz 2016’dan beri öğrencilerimden ayrı kaldım. Hoş, yürüttüğümüz okuma grupları ve son zamanlarda başlayan atölyeler ile tümden ayrı düştüğümüz söylenemez ama, dönemlik bir dersi planlamanın, o ders vasıtasıyla muhataplarına kitap okutmanın ve onların o kitapları okuduğunu, üzerinde tartıştığını görmenin yerini tutmuyor bunlar.

Biliminsanlarının iki işlevi vardır: (1) Bilimsel araştırma (2) Öğretim. Kimi biliminsanı doğuştan araştırmacıdır. Ders anlatmak yük gelir çünkü okuyacak kitaplar, yapılacak araştırmalar vardır ve işin öğretim kısmı onu bütün bu işlerden alıkoyar. Kimi biliminsanı ise doğuştan öğreticidir. Kendini öğrencilerine adar. Kitapla, kalemle, araştırmayla arası pek iyi değildir. Esasında bu iki tutum da meşrudur. Nitekim yurtdışında bazı üniversitelerde bu iki işlevin keskin şekilde birbirinden ayrıldığını biliyoruz. Türkiye’de böyle bir ayırım yok. İsteseniz de istemeseniz de her iki işi birlikte yürütmek zorundasınız. Ha, unutmadan, elbette bir de bu iki işlevi de kendine uygun bulmayan biliminsanları vardır ki, üniversitelerdeki pozisyonları niye işgal ettikleri büyük bir soru işaretidir.

Ben iki işlevi de severim, daha doğrusu severdim. İlla birini tercih etmek gerekirse ama, sanırım, öğretim kısmından fedakârlık yapamayacağımı söylerim. Çok sevdiğim kitapları okuma, okuduklarım hakkında yazma imkanımı azaltsa bile, eğer imkân ve ihtiyaç varsa, ders anlatmaktan yana kullanırım tercihimi. Ama elbette, servis dersi dediğimiz derslerden, yani hukuk fakültesi dışındaki bölümlerde verilen Temel Hukuk derslerinden aynı anda birkaç tane anlatmaya da katlanamam. Ders dediysem, birbirlerinden farklı ve biraz da beni de geliştirecek derslerden bahsediyorum.

Bu yüzden, eğer ihraç edilmeseydim, hepsini bilfiil vermem gereken on sekiz saatlik bir ders yüküm olacaktı geçen sene. Üstelik bu derslerden biri, ilk defa vereceğim Sosyal Bilimler Felsefesi adlı doktora dersiydi. Çok heyecanlıydım bu ders için. Yıllardır üzerinde çalıştığım bir meseleydi. Ne var ki, bildiğiniz gibi, olmadı.

Bildiğini anlatma, aktarma, eğer talibi varsa ona ulaştırma tutkusundan olsa gerek, çoktandır Youtube üzerinde bir kanal açmayı düşünüyordum. Hatta birkaç arkadaşımla konuştum, bu işlerden anlayan profesyonel birisiyle küçük bir fizibilite çalışması filan da yaptık. Hayalimizdeki gibi bir kanal kurmak, esasında kısaca, bir Youtube üniversitesi, ama sosyal medyanın kullanım eğilimlerini gözeterek çalışan bir üniversiteyi kurmak bize pahalıya mâl olacaktı. Yapamadık.

Sonra kendi başıma deneyeyim dedim. Niyetimi gerçekleştirmeyi sürekli ertelerken, İlker Birbil hoca BirGün Pazar’da bir yazı  yazdı. Birbil’in de dediği gibi, her şeyden önce bilginin paylaşımı için yeni eğilimleri takip etmek gerekiyordu. Kendi yorumlarımı da katarak devam edeyim: Kitabın sonu geldi filan demek çok iddialı ama artık elimizdeki telefonlar ve sosyal medya mecraları bilginin farklı türden de paylaşımını mümkün kıldı. Üstelik bu alet ve araçlarla büyüyen gençlerin alışkanlıkları farklı. Bu yeni alışkanlıklara direnmenin veya onları yok saymanın bir anlamı yok. Ayrıca, özellikle Türkiye’de başka bir sorun var. Bizzat benim de yaşadığım ve binlerce insanın yaşadığı bir sorun: Geleneksel konumlarımızı kaybettik. Yani, her sene bin öğrenci, ben istemesem de, öğrenci istemese de, benimle birlikte ders işliyordu. Dersi takip etmek durumundaydı. Şimdi ise….

Ve nihayet, bilimsellikten ve akıldan çok uzak, bilgi demeye dilimin ermediği laf kalabalığının hem üniversitelerde hem de sosyal medyada dolaşıma girdiğini görüyoruz. Eğer bu kültür ve bilim vandallığına karşı yapılacak bir şey varsa, o da doğru mücadele sathını belirlemektir. Elbette tek mücadele satıh ve tarzı olarak değil, ama bu cephenin akıldışılığa teslim edilmemesi lazım.
İşte bütün bu düşünceler sonunda, biraz da heyecan ve coşkuyla, birkaç gün önce hızlı bir karar vererek, Youtube’da Hukuk Başlangıcı Dersleri vermeye başladım. Daha doğrusu dersin ilk videosunu çekerek paylaştım. Profesyonel bir başlangıç değildi. Bir ders planı hazırlamamıştım. 

Ayrıca, her mecranın olduğu gibi Youtube’un da kendine has kuralları vardı ve bunlardan bihaber idim. Acemice çektiğim ilk videoyu paylaştıktan sonra, biraz da beklemediğim ölçüde, olumlu sonuçlar aldım. Ders binlerce insan tarafından paylaşıldı, birkaç gazete ve haber portalı tarafından haberleştirildi. Hukukçu olmayan, hatta muhtemelen ideolojik olarak benimle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve bu farklılığımızın da pekala farkında olan insanlar dersin devamını beklediklerini söyledi. Yani iş ciddiye bindi.

Bu arada Youtube’da nasıl daha etkili bir yayıncılık yapılacağına dair çok fazla öneri ve tavsiye geldi. Biraz araştırma yaptım. Nihayetinde ilk baştaki acemilikten ve amatörlükten uzak ama mali imkanlarımın ve vaktimin izin vermemesi nedeniyle de yeterince profesyonel olmayacak düzeyde devam etmeye karar verdim.

Bunun yanında, madem bu mecra bu kadar etkili ve bu konuda bir talep var, sadece Hukuk Başlangıcı değil, bildiğim ne varsa, aktarabildiğim ne olursa hepsini aktarmaya karar verdim.
İlk olarak, bir ders programı hazırladım. Daha önce bu mecranın gerekliliklerini hiç hesaba katmadığım için yepyeni bir program hazırlamam gerekti. Zira bir videonun çok uzun olmaması gerekiyor mesela. Benim fakültede anlattığım Hukuk Başlangıcı 12 hafta boyunca haftada üç saatlik bir dersti. Ama Youtube’a yükleyeceğim dersler, 30 dakika olan ilk videodan bile kısa olmalıydı. Doğru: Kendimi düşündüm. 30 dakikalık bir video bile çok uzun gelebiliyor. Hukuk Başlangıcı Dersleri’nde ne kadar uyabilirim buna bilmiyorum, ama bundan sonraki ders ve projelerde sanırım 15 dakika üst sınır olacak.

Her ne kadar dizinin adı Hukuk Başlangıcı Dersleri ise de, ortada esasında gerçek bir ders yok. Dolayısıyla yapmam gereken, bu ders kapsamında aktarmayı veya değinmeyi istediğim konuların bir dökümünü yaparak, bunları kısaca tartışmak. Bir öğretim üyesinin yapabileceği en iyi şeyin; anlattığı konuyla ilgili en can alıcı soruları sormak, bu soruların muhtemel cevaplarını vermek ama daha derin cevaplar için en iyi kaynakları önermek olduğuna inanıyorum. Otuz dakikalık videolar bunun için yeter de artar bile.

Bir de bu işi düzenli yapmak gerekiyormuş. Ben de haftada iki defa video paylaşmaya karar verdim. Çarşamba ve Cumartesi günleri 20:30’da, teknik aksaklık olmazsa, videolar yayında olacak.
Program aşağıda. Dediğim gibi, ilk defa bu mecrada ders verdiğim için, tam olarak uyup uyamayacağımı bilmiyorum. Elimden geldiğince uymaya çalışacağım.
O zaman, yarın akşam görüşmek üzere…
  1. Hukuk fakültesi ne kazandırmaz?
  2. Hukuk başlarken neler okunur, ne kadar okunmalı?
  3. Hukuk nedir?
  4. Hukuk ile ahlak ilişkisi
  5. Hukuk ile din, örf ve adet ilişkisi
  6. Hukuk ve iktidar
  7. Bir normlar sistemi olarak hukuk
  8. Hukukun Kaynakları kavramı
  9. Hukuk sistemleri
  10. Anayasa nedir, ne işe yarar?
  11. Demokrasi
  12. Demokrasi
  13. Hukuk Devleti-Hukukun Üstünlüğü
  14. İnsan Hakları
  15. Sosyal devlet
  16. Kanunlar-KHKlar-Uluslararası antlaşmalar
  17. Tüzük ve Yönetmelikler
  18. Kamu hukuku ve özel hukuk ayırımı
  19. Yargı olarak hukuk
  20. Yargı teşkilatı
  21. Yorum
  22. Adalet
  23. Adalet
  24. Adalet



2 Mayıs 2017 Salı

Hukukçular İçin Bir Mezuniyet Konuşması

On yedi yıl görev yaptıktan sonra dokuz aydır uzak kaldığım fakültemdeki öğrencilerin mezuniyet balosuna katılacağım. Yarısından fazlası benden ders aldı. Bir kısmı üç belki beş ders almıştır. Halen devam eden edebiyat grubumuza katılanlar var. Çoğunu ismen tanırım. Sosyal medya vasıtasıyla takip ettiklerim var.

Mezuniyet balolarına mümkün olduğunca katılmaya çalışırım. Üniversitenin anlamsız kurallarla dolu mezuniyet törenlerine çok katılmadım ama baloları kaçırmamaya çalıştım. Gecenin sonlarına doğru Ankara havaları çalmaya başladığında sahneye fırlayıp iki dönmek, karşılıklı oynamak, onları o güzel giysiler içinde, gülen yüzleriyle görmek… Yine gideceğim.

Fakültede verdiğim dersleri dördüncü sınıfa gelen öğrenciler pek almazdı. Diğer sınıflara yönelik derslerdi. Bir mezuniyet konuşması yapacak durumda olmadım bu yüzden. En geç üçüncü sınıfta vedalaştım onlarla. Diyeceklerimi, diyebileceklerimi ara ara söylemişimdir.

Fakülteden, elbette binadan değil, öğrencilerden uzak kalmanın etkisi olacak, bir mezuniyet konuşması yapmaya niyetlendim. Yok, hayır, yarın o baloda, yüzler gülerken, horonlar tepilirken, danslar edilirken değil. Buradan. Belki daha önce seslenme imkânı bulamadığım mezun arkadaşlarıma, hatta belki daha başka hukukçulara da ulaşmış olurum.

Çok uzatmayacağım. Biliyorum, artık uzun yazılar okunmuyor.

“Sevgili meslektaşım!”, diye başlamalıyım konuşmaya. Meslektaşız artık. Gerçi hukuk fakültesini bitirmekle edinilen bir sıfat yok. Mühendis, doktor, eczacı, fizikçi, kimyager, sosyolog gibi meslekî bir sıfatımız yok. Ama “hukukçu” diyorlar işte. Hukuk fakültesi mezunlarının çoğunluğunun avukat, hakim, savcı veya hukukçu biliminsanı olduğunu düşünerek seslenmeliyim “hukukçu meslektaşlarım”a.

“Sevgili hukukçu meslektaşlarım!

Kutlamak isterim sizi. Ama kusura bakmayın. Kutlayacak bir şey yok. Olsa olsa, dört yıl boyunca aldığınız sıkıcı derslerin üstesinden gelebildiğiniz, şahit olduklarınıza katlandığınız için kutlayabilirim. Ama mesela “üniversite” mezunu olduğunuz için kutlayamam. Değilsiniz. Size hoşgeldiniz derken anlatmaya çalışmıştım. Hukuk fakültelerimiz üniversite eğitimi vermekten çok uzak. Kutlayamam.

“Hukukçu” olduğunuz için de kutlayamam sizi. Bilemiyorum ama, çok düşük bir ihtimal. Hatta hakkıyla hukukçu olabilmek için yeterli donanıma sahip olmadığınızı da söylemeliyim. Kendimden biliyorum. Fakültede öğretilenlerle “hakkıyla hukukçu” olunamaz.

Yanlış anlamayın beni; teori farklı pratik farklı çiğliğinden bahsetmiyorum. Yıllarca hâkim, savcı veya avukat olarak görev yapsanız da, hakkıyla hukukçu olamayabilirsiniz.

Her şeyden önce, bir üniversite eğitimi almanız gerekiyor. Boş verin unvanları, binaları, üniversiteleri, fakülteleri, diplomaları. Alacağınız üniversite eğitimi kütüphanelerde, kitapçılarda, dost meclislerinde, tartışma gruplarında… Felsefe, dilbilim, mantık, sosyoloji, tarih, iktisat, psikoloji gibi en azından sosyal bilimlerin temel disiplinlerinde eksik olan eğitiminizi tamamlayın lütfen. Vakit alacak. Korkmayın. Bu eğitime, kendi eğitiminize başladığınız andan itibaren çok şey değişecek. Bugüne kadar kitapları hep ders geçmek için okumuş olabilirsiniz; artık özgürsünüz, kendiniz için okuyabilirsiniz.

Her ne iş yaparsanız yapın, mesleğinize karakterini veren şeyin “özgürlük” olduğunu unutmamalısınız. Önce kendi özgürlüğünüzden başlayın. Kimseye gönüllü kul olmayın. Kimsenin emrine girmeyin. Paranın, makamın, mevkiin ve şöhretin başınızı döndürmesine izin vermeyin. Bilginiz de, kararınız da, tutumunuz da size ait olmalı. Kibirli olun demiyorum. Kendiniz olun. Kendinize güvenemiyorsanız, tavsiye, telkin, emir olmadan hareket edemiyorsanız, bırakın mesleğinizi.

Minnet altına girmeyin. Hakim veya savcı olabilmek için iradenizi rehin vermeyin. Avukat olarak iş bağlamak için kimseye yaltaklanmayın. Akademisyen bir hukukçu olarak bilimsel çalışmalarınızı siyasi iktidarın veya anabilim dalınızdaki, bölümünüzdeki, fakültenizdeki veya üniversitenizdeki, hatta müstakbel jüri üyeleriniz arasındaki eğilimlere göre şekillendirmeyin.

Özgürlüğü önemseyin. Sadece kendi özgürlüğünüzü değil, meslektaşlarınızın özgürlüğünü de önemseyin. Kendinize yönelmemiş tehditlere gözünüzü kapamayın. Hâkim veya savcı olarak baskı altında değilsiniz diye, baskı altındaki hâkim ve savcıları görmezden gelmeyin. Baskı altında bir avukat değilsiniz diye gözaltına alınan, tartaklanan, işkence gören, tutuklanan, cezalandırılan, duruşma salonlarından yaka paça dışarı atılan meslektaşlarınızı bir de siz yaftalamayın. Bir hukukçu biliminsanı olarak mesleğinizi icra ederken, yanı başınızda hukuksuzluğa maruz bırakılan arkadaşlarınıza sırtınızı dönmeyin.

Özgürlüğü önemseyin. Yapacağınız iş, vereceğiniz kararlar, takınacağınız tavırlar başkalarının özgürlüğüyle ilgili olacak. Kendi ihtiraslarınız, küçük dünyalarınız, dar bakışlarınız, köhnemiş adetleriniz veya çok değerli saydığınız inançlarınız nedeniyle başkalarının özgürlüğünün aleyhine konuşmayın, eylemeyin.

İnsani değerleri önemseyin. Yaşadığınız ülkede işkence varsa, ses çıkarması gereken ilk grup hukukçulardır. Yaşadığınız ülkede yoksulluk, gelir adaletsizliği varsa, buna en güzel cevap verecek olanlar hukukçulardır. Yaşadığınız ülkede çocuklar istismara uğruyorsa, kadınlara, LGBT bireylere, mültecilere, etnik gruplara baskı ve ayırımcılık uygulanıyorsa, buna ilk karşı çıkacak grup hukukçulardır.


Düzgün bir eğitim almadınız, ama sırtınızdaki sorumluluk çok büyük. Evren, dünya, toplum ve insan hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden mezun oldunuz. Buna karşın sizden hak, özgürlük ve adalet hakkında kararlar vermeniz bekleniyor. Bir an önce eksiklerinizi tamamlayın. Tamamlayın ki, hukuka gittikçe azalmakta olan güvenimiz yerle bir olmasın.”

23 Nisan 2017 Pazar

'Kanunun Açık Hükmü' Olur Mu?

Bir haftadır sıklıkla kullanılan bir kalıp var: interpretatio cessat in claris. Doğrudan bu Latince kalıbı kullanmamış olsak bile, anlamı itibariyle neredeyse ağızlara sakız oldu. Anlamı şu: Metnin anlamının açık olduğu durumda yorum yapılmaz.

Bu meseleyi gündeme getiren ilk olay, YSK’nin referandumdaki, ‘mühürsüz oylar geçersiz’ hükmünü yorumlayarak, ‘mühürsüz oylar dışarıdan getirildikleri kanıtlanmadıkça geçerlidir’ şeklinde karar almasıydı. Bu kararı eleştirenlerin büyük bir kısmının argümanı, yasa hükmünün ‘açık’ olduğu, dolayısıyla böyle bir durumda yorum yaparak hükmün tersine bir sonuç çıkarmanın mümkün olmadığı şeklindeydi.

İkinci olay ise YSK’nin bu kararına yapılan itirazlara karşı yargı yoluna gidilebileceğinin iddia edilmesi. YSK’nin kararına karşı bazı siyasi partiler Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne ve AİHM’ye gideceklerini ilan ettiler. Bu iddia ve girişimler ise, Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı başta olmak üzere referandumun Evetçi cephesinin, hatta ‘Hayır’ oyu vermiş olan bazı hukukçular tarafından yine aynı argümanla eleştirildi. Anayasa’nın 79. maddesi “Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” diyordu ve bu hükmün açıklığı karşısında başka bir mercie, doğal olarak da herhangi bir yargı organına başvurulamazdı. Elbette bu hukuk dili: İsteyen istediği yere başvurur da, bir sonuç alınamaz anlamına gelir.

Hoş, sadece bu iki olay değil; uzunca bir süredir, özellikle de KHK rejiminin başladığı dönemden beri ‘kanununun’ veya ‘anayasanın’ açık hükümlerinden ve bunların ihlallerinden bahsediyoruz. Misal: OHAL KHK’si ile olağanüstü hal ilgilendirmeyen ve olağanüstü hal dönemini aşan sonuçları olan kararlar alınabilir mi, düzenlemeler yapılabilir mi? Taraflardan biri, Anayasa hükmünün ‘açık’ olduğunu ve böyle kararlar alınamayacağın, düzenlemeler yapılamayacağını söylerken, diğer taraf bunların ‘gerekli’ olduğunu ve yapılabileceğini söylüyordu.

Uzunca bir süredir yorum meselesi ile ilgileniyorum. Dosdoğru söyleyeyim:  interpretatio cessat in claris kalıbının ima ettiği hiçbir şeye katılmıyorum. Hukuk Metodolojisinin Sorunları’nın (Nora, 2017) daha başında şöyle demişim: “…herhangi bir hukuk kuralının anlamı daima kapalıdır”. Açık anlamı olan bir kural yoktur, olamaz. Anlamın açıklığı/kapalılığı bir taraftan bağlama diğer taraftan konvansiyona bağlıdır. Dolayısıyla yukarıdaki tartışmalarda tarafların argümanları sadece ‘açık anlam’ oldukları müddetçe sağlam değillerdir.

Peki mesele nedir? ‘Açık anlam’ argümanını kullanamayacaksak neyi kullanacağız? Bugüne kadar yazdığım ve çevirdiğim makale ve kitaplarda bu meseleyi anlatmaya çalışıyorum. Kısaca anlatabilecek durumda değilim. Ama meselenin özü sanırım tercih ettiğiniz yorum stratejilerinde ve kurmak istediğiniz hukuk düzeninde. Eğer özgürlükçü bir hukuk idealine sahipseniz, devlet erkinin sınırlandırılması yönünde yorum yapmalısınız. Bunu anlamı, OHAL KHKleri söz konusu olduğunda OHAL KHKlerinin alanını ve süresini kısa tutmaktır. Aynı şekilde, OHAL KHKleri için yargı yoluna başvurulup başvurulmayacağı hakkında fikir beyan ederken, Bakanlar Kurulu’nun eline sınırsız ve denetimsiz yetki vermemek için anayasal sınırlarını aşan OHAL KHKlerinin idari yargı veya AYM tarafından denetlenmesi gerektiği sonucuna ulaşırsınız. Buna uygun şekilde YSK’nin kararlarına itiraz söz konusu olduğunda da YSK’yi başına buyruk, yerine göre baskı altında iktidar lehine karar veren ve denetimsiz bir kurum olmaması için, gerekçesi ikna edememiş ve yetki sınırını aşmış olduğu durumlarda mahkeme denetimine tabi tutarsınız. Bütün bunların gündelik siyasetle ve güç ilişkileriyle elbette yakından ilişkisi var, ama hepimiz, yazan çizen konuşan insanlar, iddialarımızı ikna edici gerekçelerle desteklemek durumundayız. ‘Açık hüküm’ gerekçesi tek başına ikna edicilikten uzaktır. Söylediğiniz sözün politik bir yönü vardır ve ne tarafta durduğunuzu gösterir. O yüzden, yukarıdaki tartışmalarda tarafsız kalmak filan mümkün değildir. Ne tarafta durduğunuzu kendinize sormalısınız? Kurumların ve kişilerin sınırsız ve denetimsiz gücü mü yoksa ikna edici olmayan gerekçelere sahip kararların denetlenebilmesi mi?


Kolay gelsin.

7 Mart 2017 Salı

Bir Hukuk Makalesi Niçin Yazılır?

Türkiye’de onlarca ‘Hukuk Dergisi’ var.   Farklı periyotlarla çıkan bu dergilerde her yıl yüzlerce makale yayımlanıyor. Makale yayımlamak özellikle ‘akademi’ açısından çok önemli. İdeal açıdan önemi şu: Akademisyenin en büyük varlık sebebi bilgi üretmek. Elbette paylaşılmayan bilginin bir anlamı yok. Yayımlanan makaleler bilginin paylaşılmasını sağlıyor. Bu durumda makale yayımlamanın bizzat kendisi, akademinin ve akademisyenin varlık sebebi haline geliyor. Yazım ve okuma kolaylığı olması için ‘makale’den bahsediyorum ama siz bunu genel olarak ‘yayın yapmak’ olarak düşünün ve kitapları da dahil edin. Hatta bu makale ve kitapların büyük bir kısmının akademide yapılan yüksek lisans ve doktora tezleriyle bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünürsek, bu makalenin genel olarak hukuki bilgi üretimine yönelik bir iddia olduğu da söylenebilir.

Yayın yapmanın idealin yanında bir de pratik önemi vardır. Her şeyden önce bir akademisyenin akademik hiyerarşideki basamakları tırmanmasının koşulu yayın yapmak. Zorunlu koşulları karşılamanın yanında ‘çok’ ve ‘kaliteli’ yayın, bir akademisyenin itibar kazanabilmesinin neredeyse tek yolu. Buna bir de yeni çıkan teşvik uygulamasını eklersek, makale yazmak ve atıf almak, cüzi de olsa maddi getirisi olan bir iş. Akademide olmayan kişilerin de hukukçular cemaatinde görünür olabilmek, kendini ifade etmek için yayın yaptığını görüyoruz. Pratik yahut pragmatik anlamını bir kenara koyacak olursak, bu makalede, bir hukuk makalesinin yahut incelemesinin yahut araştırmasının yahut da hukuki bir yayının ‘niçin’ yazılması gerektiğini ele alacağım. Yani bu makale, ‘olması gereken’ ilişkin bir yazı. Makalelerin niçin yazılmakta olduğuna dair betimsel bir araştırma yapmayacağım. Ancak aklımda fiili duruma ilişkin bir tespit ve esas olarak da bir tatminsizlik var. Doğrusu, bu ‘olması gereken’ makalesinden önce bir ‘olan’ makalesinin yazılmış olmasıydı. Doğrudan söyleyecek olursam, elinizdeki makale, bilimsel olarak belgelendirilmemiş bir ‘olan’ varsayımına dayanması itibariyle daha en baştan eleştiriye açıktır ve bu açıdan kusurludur. Paradoksal bir şekilde, kendi iddiamın bir kısmını da tanıtlamış oluyorum.

Bilimsel metotları kullanarak belgelendirmediğim ancak bu makaleye temel oluşturan betimsel iddiam şu: Hukuk alanında yapılan yayınların büyük bir kısmı, bilgi üretmemektedir. Hatta bu yayınların yapılmasının arkasında hukuk bilgisinin üretilmesi gibi bir saik bile yoktur. Bunun en büyük nedeni, hukuki araştırmanın konusu hakkında pek az konuşmuş olmamız. Bir hukuk araştırmasının neyi konu edineceği ve neyi hedefleyeceği üzerine belki de hiç düşünmedik. Hukukçu akademisyenin tez konusu seçme sıkıntısından bahsetmiyorum. Bu sıkıntıyı her akademisyen yaşamıştır ve bir şekilde konusunu bularak tezini yazmıştır. Ancak ‘hukuk bilgisinin konusu nedir?’ sorusu felsefi bir sorudur ve ‘daha önce yazılmamış bir konu bulmalıyım’ koşullanmasından farklı bir cevabı vardır.

Hukuk alanında yapılan çalışmaların büyük bir kısmını ‘pozitif hukuk’ incelemeleri oluşturur. Pozitif hukuk alanıyla kastedilen, belli bir alanda yapılmış hukuki düzenlemelerin bulunmasıdır. Türk hukuku gibi ağırlıklı olarak kodifiye edilmiş bir hukuk kültüründe pozitif hukuk çalışmaları pozitif hukuk kuralları yanında mahkemelerin vermiş olduğu kararları da ele alır. Hukuk alanında yapılan çalışmaların pozitif hukuk incelemesi dışında kalanlar, hukuk fakültelerindeki asıl itibariyle idari nitelik taşıyan akademik bölümlemeye bağlı olarak, doğrudan bir pozitif hukuk düzenlemesiyle ilişkili bulunmayan alanlarda gerçekleştirilir. Hukuk tarihi, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, devlet teorisi çerçevesinde genel kamu hukuku gibi alanlardaki akademisyenler bir hukuk bilgisinin değil, belki hukuk hakkındaki bilginin üretilmesini hedeflerler. Ancak hukuk felsefecisi felsefi, hukuk sosyoloğu sosyolojik, hukuk tarihçisi tarihsel yöntemi kullanacak, ortaya koyduğu ürün de felsefi, sosyolojik yahut tarihsel olacaktır. Elbette bu söylediğim, hukuk ile diğer disiplinler arasında metodolojik açıdan sert bir ayırımın var olduğunu kabul eden ve büyük ölçüde elinizdeki makalenin hedef tahtasında olan klasik anlayışın ifadesidir.

Pozitif hukuk alanı ile diğerleri arasında yaptığım ayırımın, pratik ile teorik ayırımı olmadığının altını çizmem gerekiyor. Her ne kadar bu terminolojiyi kullanmayı çok kullanışlı bulmasam da, pozitif hukuk araştırmalarının pratik olana, diğerlerinin ise teorik olana daha yakın olduğu yönünde bir hukukçu varsayımı olduğunu düşünüyorum. Hukukçu okuyucularımdan bu varsayımı bir kenara bırakmalarını rica ediyorum. Zira elinizdeki makale, pozitif hukuk alanında yapılan çalışmaların teori ve pratik açısından sınıflandırılmasını hedeflemediği gibi, böyle bir sınıflandırmaya, kendi amaçları açısından da bir anlam atfetmiyor.

Bu ayırımlar çerçevesinde, makalenin asıl konusunun, ‘hukuki’ olduğunu iddia eden pozitif hukuk çalışmaları olduğunun altını çizmeliyiz. En baştaki soruyu yeniden formüle edersek, esasında, ‘Bir Pozitif Hukuk Makalesi Niçin Yazılır?’ sorusunu cevaplamaya çalışıyoruz.

Pozitif hukuk alanında yapılan bilimsel (akademik) çalışmaya, hukuk dogmatiği adı da verilir. Yine hukuk dogmatikçileri tarafından yazılan monografileri hukuk öğretiminin ilk günlerinde okuyan hukukçu adayı, dogmatiğin görevinin hukuku sistemleştirmek olduğunu öğrenir. Bu kitaplarda dogmatiğe ‘yorumlamak’ gibi bir görev de verilir ancak dogmatikçinin yaptığı yorumun niteliği üzerinde çok durulmaz. Zira hukuk dogmatiği dediğiniz alanda çalışan pek çok biliminsanı vardır ve yorumlar birbirinden farklılık gösterecektir. Üstelik hukuki muhakeme konusunda beğenseniz de beğenmeseniz de son sözü söylemeye yetkili olan hakimin, dogmatikçinin yaptığı yoruma itibar etmesini gerektiren hiçbir şey yoktur. Medeni Kanunun birinci maddesi, tavsiyeden ibarettir ve etkisizdir. Üstelik dogmatikçinin bu yorumu hangi ilkeler ve ölçütler çerçevesinde yapacağı da belli değildir. Halihazırdaki literatür çerçevesinde belli olması mümkün değildir, zira yine dogmatikçilerin hakimlere hukuki yorum konusunda verdiği tavsiyelerin uygulanabilir bir yönü yoktur. Ve yine oldukça ilginçtir ki, hukuk dogmatikçileri yarım ağız da olsa kendilerine hukuku yorumlama görevi verdikleri halde, hukuki yorumla ilgili değerlendirmelerini sadece ve sadece hakimleri merkeze alarak yazarlar. Bu durumda dogmatikçilerin kendilerine verdikleri yorum görevini çok önemsemediklerini düşünebiliriz. Dolayısıyla dogmatikçi kendisini sistemleştirme ve sınıflandırmayla sınırlar. Bu sistemleştirme ve sınıflandırma faaliyeti içerisinde örnek yargı kararlarını doğru yerlere yerleştirdiği takdirde görevini yerine getirmiş olur.

Öyleyse halihazırda dogmatikçinin hukuk makalesi, belli bir alandaki pozitif düzenlemenin ne olduğunu aktarmaktır. Bunu aktarırken, düzenlemenin hukuk sistemi içerisindeki yerini belirleyecektir. Kaynağını ve içeriğini çok sorgulamadan, muhtemelen farklı bir hukuk kültüründe ileri sürülmüş teorileri biraz da süs olarak kullanır. Ele aldığı alandaki eski düzenlemeleri de mutlaka ‘tarihsel gelişim’ başlığı altında inceler. Pozitif hukukta meydana gelen değişikliklerin nedenlerini, ağırlıklı olarak meclis komisyonu tartışmalarından ve gerekçesiz eski makalelerden devşirerek anlamaya ve aktarmaya çalışır. Bu yüzden öznesi belirsiz edilgen cümleler kullanır. Eski düzenlemelerde bir değişiklik yapma ihtiyacı ‘hissedilmiştir’, ama kimin niye hissettiği çok da belli değildir. Zira hukukçu, hukuki düzenlemelerdeki değişiklikleri betimlerken öznesi belli etken cümleler kurmayı mümkün kılacak yöntem bilgisine sahip değildir. Bu yöntem, esasen, yukarıda hukuk dışı gibi düşünülen disiplinlere aittir. Yani tarihsel, sosyolojik veya felsefi bir yöntem izlemek gerektiği halde, bu disiplinler hukuk dışı sayıldığından, hukuk öğretiminin lisansüstü aşaması da dahil hiçbir aşamasında önemsenmediğinden, hukukçu muhayyilesinin dışında kalır. Öyleyse hukuk dogmatikçisi açısından ulaştığımız resim şu: Hukuk dogmatikçisi bırakın ‘olması gereken’e ilişkin bir şey söyleyebilmeyi, ‘olan’a ilişkin bile ‘bilimsel’ yahut ‘yöntemli’ bir şey söyleyebilme kabiliyetinden yoksundur. İddiamı örneklendirmeye çalışayım.

Öncelikle, hukuk dogmatikçisi de bir tür olanla ilişkili görür kendini. Onun için ‘olan’, mevcut hukuki düzenlemeler ve verilmiş yargı kararlarıdır. Yaptığı yayınlar, bu ‘olan’ın karmaşıklığını ortadan kaldırmaya ve düzenli, sistemli bir şekilde yeniden sunmaya yöneliktir. Elbette böyle bir çalışmanın da değeri vardır. Zira bu ‘olan’, hukuki çalışmalarda hakkında konuşulacak şeydir yahut hakkında konuşulacak şeyin çekirdeğini oluşturur. Ancak ‘olan’ın bu düzeyde ele alınması için onlarca hukuk fakültesi açıp yüzlerce, binlerce öğretim üyesini istihdam etmek israftır. Bu düzeydeki bir araştırma için çok daha az sayıda insan çalıştırılabilir. Üstelik eğer üniversiteyi, akademiyi sadece bilginin değil, nitelikli bilginin üretildiği bir yer olarak düşünür ve bu niteliğe ilişkin bazı hedefler bulunması gerektiğini kabul edersek, ‘olan’a ilişkin bu düzeyde bilgi üretilmiş olması, olsa olsa bir ilk adım sayılabilir. Eğer bu ilk adım bir fotoğraf çekmek ise, ki değerlidir kuşkusuz, üniversiteden beklenen çekilen fotoğraf hakkında konuşmak, fotoğrafta yansıtılan veriye değer atfetmek, fotoğrafı çekilen nesnenin ‘daha iyi’ olması için, yani dünyanın dönüştürülmesi için hedefler ve araçlar belirlemektir. Günümüzün hukuk dogmatikçisi, hukukçu biliminsanı, akademisyeni, kendisini eleştiriden uzaklaştırmıştır. Eleştiri onun işi değildir. Zira hukukun arkasında siyasal bir irade vardır. Eleştiriden uzaklaştırmanın sonucu, dönüştürmeyi de düşünememektir. Hedef de, araç da siyasal iradenin alanıdır. Halbuki tarih, sözgelimi Roma Hukuku, bunun tam aksini gösterir. Roma’da hukuk, yorumcular, şarihler, commentar’lar tarafından yaratılır. Digesta, hukukun ne olduğunu söyleyen iktidar sahiplerinin değil, hukukçu biliminsanlarının kitaplarıdır. İslam fıkhında neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veren, fakihtir, yani bugünkü anlamıyla hukukçu biliminsanı. Elbette hukukçu biliminsanı ile iktidar arasında her zaman bir mücadele olmuştur. İslam tarihi, hayatını zindanlarda geçiren fakih örnekleriyle doludur. Modern dönemde hukuk batıda ve doğuda dinle ilişkisini keserken kendinden menkul bir otoriteyi kaybetmekle kalmamış, kendisini siyasal iradenin emrine de vermiştir.

Peki, ‘olan’a ilişkin başka ve makbul olan araştırma nedir? Halihazırdaki hukukçu biliminsanının pozitif hukuk düzenlemelerini ve ilgili yargı kararlarını ele aldığını söylemiştik. Makale veya kitap yazımı söz konusu olduğunda, hakkında pozitif düzenleme olan belli bir hukuki kurum yahut kavram, seçilir. Bu kurum veya kavramın hukuk sistemi içerisindeki yeri belirlenir. Belirlenen bu yeri ayakta tutan ağın esaslı unsurlarıyla ilişkisi ortaya koyulur. Son olarak da, yargının, özellikle de yüksek yargı organlarının kurum veya kavramla ilgili uygulamasından örnekler verilir. Kurum veya kavrama yöneltilen eleştiri, ya kurum veya kavramın uygulaya aktarılmasındaki güçlükleri yahut yargı organlarının çoğunca pozitif düzenlemenin lafzıyla çelişen uygulamaları çerçevesindedir. Bu çalışma, masa başında, sadece kitaplar, makaleler ve yargı kararları okunarak gerçekleştirilir. Fiili davalarda kurum veya kavramın temas ettiği toplumsal gerçeklik araştırmaya konu edilmez. Tarafların kurum veya kavrama atfettiği anlam önemsenmez. Kurum veya kavramın toplumsal hayatta ortaya çıkardığı sonuçlara bakılmaz. Yargıçların verdikleri kararların ideolojik çözümlemesi yapılmaz. Yargıçların kurum veya kavrama atfettikleri anlam araştırılmaz. Mevcut toplumsal ilişkilerle incelenen hukuki kurum veya kavramın ilişkisi değerlendirilmez. Şu veya bu amaç için nasıl bir değişiklik yapılması gerektiğine yönelik toplumsal bir araştırma yapılmaz. Hukuk toplumsal ilişkileri düzenler, kişilerin eylemlerini yönlendirir, ama hukuk araştırmasının, yazılan makalenin toplumla veya kişilerle ilgili herhangi bir ilişkisi yoktur. Hukuk, kâğıt üzerinde varolan bir şeymiş gibi görülür ve yazılan makale de kâğıt üzerinde kalır.

Hukuk araştırmasını toplumla ve insanla ilişkilendirmek, iktisadın, sosyolojinin, tarihin ve psikolojinin yöntemlerini kullanmayı gerektirir. Toplumla ilişkisini kuran bir hukuk araştırması ancak bu şekilde mümkün olabilir. Hukuki bir kurumu gerçekten eleştirmek için ihtiyaç duyulan bilginin yöntemi budur. Bir alternatif sunmanın yolu da budur. İşin en tuhaf tarafı, hukukçuların yasa yapımında mutlaka kendilerine görev verilmesi gerektiğini söylemeleridir. Ancak hakiki bir hukuk araştırmasını bile yapamayan hukukçulara yasa yapımında da fikir sormaya gerek yoktur. Mevcut yasaları şu veya bu nedenle eleştirirken günahın büyük bir kısmını siyasilere değil, hukukçulara yüklemek gerekir.