19 Kasım 2016 Cumartesi

Fahişenin Irzına Geçmek

Gündelik hayatta önyargılar oluşturmak, karşılaştığımız olayları bu önyargılarla değerlendirmeye başlamak, esasında kendisinden kaçmamız mümkün olmayan bilişsel bir sürecin tasvirinden ibaret. Belki bu durumda kullanmamız gereken kelime ‘önyargı’ değil de ‘önanlayış’. Daha eski bir kullanım olmakla birlikte, ‘peşin hüküm’, önyargının olumsuz tarafını temsil ediyor: Kendisinden kaçamayacağımız bir önyargının, çoğunlukla dayanaksız ve haksız bir şekilde oluşturulmuş bir değerin, yeni olaylarda da hiç değişmeden kalması; olaylar ve kişiler hakkındaki değerlendirmelerimizin yeni verilerle gelişmemesi, önceden belli olması.

Bu tür bir peşin hükmün, azınlıklar hakkında hakimlerimizin zihninde ve muhakemesinde kendisine nasıl yer bulabildiğini Dink kararı özelinde göstermeye çalışmıştım. Peşin hükmün en güzel (?) örneklerini, asıl olarak, kadınla ilgili kararlarda görebiliriz. Erkek egemen bakış açısı, toplumsal ahlak zırhına bürünerek bazı kadınları makbul saymaz ve mahkemeler bu kadınlarla karşılaştıklarında hükümlerini çoktan vermiş olurlar.

Şu an yürürlükte bulunmayan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, yaklaşık 80 yıl boyunca yürürlükte kalmıştır. Bu kanunun 438. maddesi, ırza geçme (yani tecavüz) ve kaçırma suçları ‘fuhşu kendine meslek edinmiş olanlar’a karşı işlendiğinde, suç için belirlenen ‘normal’ cezadan daha hafif bir cezaya hükmedilebileceğini öngörüyordu. Başka bir ifadeyle, fahişeye tecavüz eden, başka bir kadına tecavüz edenin üçte biri kadar ceza alabiliyordu.

Bu hüküm 1990 kasımına, TBMM hükmü yürürlükten kaldırana kadar hukuk sisteminin bir parçası olarak uygulandı. Bu tarihe kadar böyle bir hükmün yürürlükte kalmış olması, Türkiye açısından başka bir utanç sebebidir, ancak hükmün kaldırılması hiç de kolay olmamıştır.

1988’te, 438. maddeyi uygulamak durumunda olan bir mahkeme, hükmün Anayasa’ya aykırı olduğunu düşünmüş ve itirazını Anayasa Mahkemesine taşımıştı. Anayasa Mahkemesi 1990 başında, her yerinden eşitsizlik ve haksız akan bu hükmün, 7 hakimin oyuyla, Anayasaya uygun olduğunu kabul etmişti. Bu kararın kamuoyunda uyandırdığı tepki, TBMM’nin de hükmü ilga etmesine yol açmıştı.

Peki nasıl olmuştu da Anayasa Mahkemesi’nin 7 üyesi, hükümde herhangi bir sorun tespit edememişti?

Mahkeme, eşitliğin önemli olduğunu, ama mutlak eşitliğin sağlanamayacağını, durumları farklı olanların farklı kurallara tabi tutulmasının meşru olduğunu söylemişti. Bunu söyledikten sonra da kadınları ikiye ayırmıştı: İffetli kadınlar ile iffetli olmayan kadınlar. Fuhşu meslek edinmiş kadınlar, iffetsiz kadınlardı. Unutmadan biz de soralım pek çok insanın kararın verildiği dönemde sorduğu gibi: Kadınları iffetli veya iffetsiz olarak nitelendirmek hukukun, devletin, yüksek mahkemenin işi olabilir mi?

İffetsiz kadınlarla iffetli kadınlar eşit olamazdı. Zira, “ırza geçmek ve kaçırmak suçlarının fuhşu kendine meslek edinen bir kadına karşı işlenmesinde, bu kişinin uğradığı zarar ile aynı eylemlerin iffetli bir kadına karşı yapılması durumunda onun gördüğü zarar eşit sayılamaz, iffetli bir kadının zorla kaçırılması veya ırzına geçilmesi onun onurunu, toplumdaki ve yaşadığı ortamdaki saygınlığını, giderilmesi olanaksız ölçüde kıracaktır. Oysa, aynı eylemlerle karşılaşan fuhşu meslek edinmiş bir kadının bu ölçüde zarar gördüğünü ileri sürmek ve kabul etmek güçtür. Fahişe, fuhşu kendisine meslek edinmiş, onu ticarî bir iş kabul etmiş olduğundan bu tür kadınların kişi ve cinsel özgürlükleri iffetli kadınlarınki kadar bozulmuş sayılamaz.”

Mahkemeye göre, tecavüze uğrayan ‘iffetli kadın’ın onuru daha çok incinir; ‘iffetsiz’ kadın, nasıl olsa pek çok kişiyle cinsel ilişkiye girmiştir, onun onuru tecavüzle incinmez. Cinsel ilişki ‘iffetsiz’ kadın için sadece ticari bir iştir, öyleyse tecavüz, onun açısından, onurla ilgili bir şey değildir. Kimse mahkemeye, ‘bir boksör dövmenin daha az ceza gerektirip gerektirmeyeceğini’ sormadı elbette!
Üstelik mahkeme, iffetli bir kadının tecavüze uğraması durumunda, onurunun ve saygınlığının giderilmesi imkansız şekilde kırılacağını söylemişti. Böylece tecavüze uğramış bir kadının toplumda haksız bir şekilde etiketlenmesi ve dışlanması, mahkeme kararıyla meşru bir olguymuş gibi kabul görmüş oluyordu. Mahkeme, savaşması gereken toplumsal baskıyı, kararının gerekçesi yapmıştı.

Fahişeliğin nasıl icra edildiğine dair hiçbir fikri olmayan erkek aklı, en yüksek mahkemenin kararında kadınların iffetinin ne olduğuna karar vermeye yetkin görmüştü. –di’li geçmiş zamana takılmayın. Görmeye devam ediyor. 

Son olarak iki önerim var: İlki, fahişelikle ilgili devlet ikiyüzlülüğünü gösterecek bir röportaj. (http://www.feministyaklasimlar.org/sayi-06-ekim-2008/turkiyede-fuhus-sektoru-uzerine/) Bir dönem genelevde çalışan, 2007’de İstanbul’dan bağımsız milletvekili adayı olan Ayşe Tükürükçü’nün anlattıkları sizi çok etkileyecek.

İkinci önerim 1990 yapımı bir Türk filmi: ‘Madde 438’. Film, tam da ele aldığımız Anayasa Mahkemesi Kararı’na dayanarak, verilen kararların, yürütülen kampanyaların yargının nesnesi olan insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor. 

(Bu yazı 2013 ağustosunda internet üzerinde yayımlanmıştı. Site yayınını sona erdirdiği için burada tekrar yayınlıyorum.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder